İçimden geçenleri döktüm buraya
Serdim hepsini bu sarı sayfaya
Haddime düşmez ama
Amacım sadece bir ayna olabilmek duygulara...

25 Ağustos 2013 Pazar

Ne Zaman ki

Ne zaman ay bu akşamki gibi aydınlatır
Bizleri ve denizi
Işığını incitmekten korkak
Nefesimi tutar
Seni beklerim.

HSZ
AHL, 22.08.2013

12 Ağustos 2013 Pazartesi

İlk Hikaye - Düğüm



DÜĞÜM

El bagajı, sırt çantası ve evraklar... Yeniden saydı, cüzdan, telefon, şarj aleti, kredi kartlığı, hepsi tamamdı. Saat henüz erkendi ama yarın sabah Ankara’daki duruşması için çalışmaya vakti kalsın istiyordu. Hem zaten beklemeyi de bekletmeyi de sevmezdi, geç kaldığında gergin olur, kaşlarını çatardı ve hafifçe büzülürdü dudakları. Küçükken dudaklarının içini ısırma tiki vardı rahatsız olunca, kendi kanının tadını bilirdi. Neyse ki artık bu tikinden vaz geçmişti, artık fiziken yıpratmasa da kendini, sıkıntıya düştüğünde bir el hissediyordu boğazında. Sanırım yeniden guatr için testlerini yaptırmalıydı, onu hatırladı ve telefonuna hatırlatma kurdu, erteleyeceğini bile bile.

O bunları düşünürken taksici bir anısını anlatmaya koyulmuştu bile. “Geçtiğimiz ay sizin gibi bir bayan binmişti arabaya. Eli kolu dolu, o da Taksim’e gidiyordu. Bıraktık ablamızı, 1 saat sonra telefon geldi durağa, nerden bulmuşsa artık numarayı. Küçük bir çantam vardı, takside düşürdüm, dedi telaşlı. Bir baktık 2,500 TL var çantada bir de küçük gözünde ayrı 300 TL. Sevindi tabi söyleyince tutarları da. Ben gelip alacağım, dedi. 1 ay sonra geldi. Bilseydik kullanırdık parayı ne bileyim faize falan koyardık” Bir yandan da tepkilerini ölçmeye çalışıyordu dikiz aynasından. İclal de minik tebessümlerle onaylayıcı şekilde dinledi. Şoför sıkılmış olmalı diye düşündü, kim bilir geçtiğimiz aydan beri kaçıncı kez aynı heyecan ve coşkuyla anlatıyordu.  “Yani işin özü biz durak taksisiyiz abla, bizde yamuk olmaz, güveniliriz, Allah utandırmasın.” deyip yanaştı havalimanı servisinin arkasına. İclal biraz dalgındı ama yine de göz göze gelip teşekkür etmeyi ihmal etmedi.

Tüm Taksim kazı halindeydi. Servislerin yeri değişmişti, daracık sokak aralarından koskoca otobüsler geçmeye çalışıyordu, korna sesleri ve huzursuz cümleler geliyordu kulağına. Ancak asıl düşündüğü bu değildi şu an. Daha 40 gün önce mahşer yeriydi Taksim. O olaylar sırasında İstanbul’da olamadığı için çok üzülmüştü İclal. Teyzesinin ona hem mesleki konuda hem de manevi olarak ihtiyacı olmuştu, o da ayarlayabildiği ölçüde İzmir’deki direnişe varlığıyla destek vermeye çalışmıştı. Ama arkadaşları vardı Gezi Parkı’nda, sosyal medyadaki paylaşımlarıyla biraz daha dahil hissetmişti, onlardan an be an haber almış, ana akım medyanın göstermediklerini onların sağladığı canlı yayın ile yakalamıştı. Geleceğe dair umutlarının alevlerini yoklayarak bindi servise, her şey güzel olacaktı.  Şunları mırıldandı kendi kendine:

“Dayanamayıp sesimizi çıkaracağız
Kalbimizden gelen cümleler seslenecek ciğerlerimizden...”(*)

Biraz uykulu, kesik kesik rüyalarla geçirdi havaalanına kadar vakti. Nedense rüyasında Orhan’ı görmüştü. Anlam bütünlüğü yoktu hatırladığı görüntülerde. Yine alakasız bir yerde, kimsenin geçmediği bir sokakta ve saatte, bir market kapanırken kasa kapanmadan hemen önce aynı sırada ya da metroda olduğu gibi geçmişte yine aklını bulandırmak için çıkmıştı karşısına bu sefer rüyasında. Evet çok güzel başlamıştı her şey üç yılı azca aşkın bir süre önce, Orhan yaptığı süprizlerle ve sözleriyle romantik bir aşıktı ve kapılmak çok kolaydı. İlk başlarda üstüne düşmesi hoşuna gitse de İclal’in, bazı ısrarcı davranışları yapısına uygun düşmemişti. Aslında yapısı da değil, bu işler hissetmekle olurdu ve belli ki İclal onun kadar aşık olmamıştı. Çoğu zaman geriye baktığında kolaylıkla bu cümleyi söyleyebiliyordu. Ancak ne zaman önüne bakmaya kalkışsa bir şekilde yoluna çıkıyordu Orhan. Sadece üç aylık bir ilişkiden sonra hala daha hayatından tam olarak çıkamamış olması hem rahatsız ediyor hem de düşündürüyordu. Ortak haber alabileceği bir arkadaşı olmamasına rağmen kendisini de şaşırtır şekilde kesişiyordu yolları ve İclal’in soğuk tavırlarıyla hemen buz kesiyordu o anların yarattığı atmosfer. Sadece noktasal kesişimler gibi yani. Avukat olmasına rağmen hep çok severdi İclal üç boyutlu düşünmeyi ve maddeselliği. Sayısal yönü de kuvvetliydi. Neyse denedik ama bir sarmal olamadık deyip düşünmemeye çalıştı ama kesip atamadı. Geçen senenin sonunda yeniden deneme gafletine düşmüşlerdi ancak ikinci görüşmede İclal yine soğuk maskesinin ardına gizlenmişti.

Bu sıralar fazla düşünür oldum bu konuyu dedi kendi kendine. Güvenlik bariyerlerini geçip biletini aldıktan sonra saatini yeniden takabilirdi koluna. Baktı, henüz 1,5 saatim var dedi. Şimdi kafasını verip duruşmasına hazırlanacak bir yer aramaya koyulabilirdi.

***

İclal’in 3 kişi gerisindeydi Pervin. İlk kez havaalanına giriyordu, ilk kez uçağa binecekti, hem korkuyor hem de heyecanla büyük istek duyuyordu uçmak için. Şimdi amcası geride kalmıştı. Bir kez daha döndü baktı, göremedi. Elindeki bilete indirdi gözlerini. Çok erken geldim diye düşündü. Kendisini çok yabancı hissettiği havalimanında göz gezdirdi yürürken. Ne kadar da kalabalık dedi sadece kendisinin duyabileceği bir sesle. Amcası, sen buraya hayran kalırsın şimdi, ilk defa biniyorsun uçağa sonuçta ama asıl diğer havaalanını görürsen inanamazsın, demişti. Bulunduğu noktadan tahayyül etmeye çalıştı diğer havaalanını, henüz içinde bulunduğu havaalanının sınırlarını bile göremeden. Elinde olmadan otogarla karşılaştırdı, işleyişi onun gibi olmalı dedi ama çok da üstünde durmadı. Madem erken gelmişti, Hayriye Ablasının verdiği kitaplardan birini okuyayım da mahçup olmayayım  diye geçirdi içinden. Zaten çok bilmiş yengesinin bakışlarından saklamaya çalışmıştı kitaplarını. Görse saatlerce konuşmaya kalkar, hem kendisini hem de onu çuvalla günaha sokardı. Hadi yengesini geçsindi artık Pervin’in düşüncesine göre de kendisi defterine tek bir leke olmaması için özenle yaşarken böyle bir müdahaleyi kaldıramazdı. Hem amcası neden böyle biriyle evlenmişti ki. Annesi hiç haz etmezdi zaten o kadından, Pervin giderken de çok rahatsız olduğunu yineleyip durmuştu kocasına. Babası da, biz kızımıza iyi öğrettik dinine sahip çıkmayı merak etme, hem zaten Ankara’da Mehmet’in yanında,  tatilde gidip biraz İstanbul da görsün, görsün de çok özenmesin, öyle tek başına gitmelere kalkmasın, görecekse amcasının nezaretinde görsün, demişti. Pervin korkardı belki İstanbul’dan tek başına ama bu şekilde geçen konuşmalar da biraz kısıtlandığını hissettirmişti ona. Henüz 19 yaşındaydı, gerçi buna henüz mü demeliydi yoksa artık 19 yaşındayım mı demeliydi, bir an için kararsız kaldı düşünürken. Ama ne olursa olsun Amasya’da evdekilerin, Ankara’da da babasının askerlik arkadaşı Mehmet Hoca ve karısı Hayriye Abla’nın gözetiminde olmak, çok iyi insanlar tabi Allah günah yazmasın, kısıtlayıcı geliyordu.

Aklına üniversite kaydından sonra cemaat kız yurduna ilk girişi geldi. Hayriye Abla, kayıt masasında teslim almıştı Pervin’i ailesinden. Bir kız daha vardı Hayriye’nin elindeki kağıtta, Pervin görmüştü. O belgelerini teslim ederken Hayriye görüş alanında kalacak mesafede uzaklaşmış sinirli bir şekilde telefonda konuşmuştu. Pervin o zaman daha rahat inceleme fırsatı bulmuştu, siyah denecek kadar koyu bir lacivert aba pardesüsü, altın sarısı türbanı vardı, saçlarının uzun olduğu türbanın kavisinden belli oluyordu, hatta gür sanırım saçları dedi kendi kendine. Annesi önceden bunun bağlanma şekline göre ayrılır gruplar demişti. Pervin kendini bildi bileli annesinde baş örtüsü vardı, ama bağlama biçimi falan bilmezdi pek. Annesi kayıt için hep birlikte yola çıkmadan önceki akşam, “Hayriye’yi tanırım ben uzaktan, o ne derse yap, sözünden çıkma sakın, bizden daha çok bilirler onlar hem Ankara’da hep birlikte hareket ederler, dini doğru kaynaklardan öğreneceksin. İstekli olduğunu göster ona” demişti.

Hayriye yaklaşırken sesinden sinirli olduğu anlaşılıyordu, “Sen bilirsin valla, sonra aç kalınca geri dönmek istersin, o zaman Mehmet Hoca’ndan izin alırsın. Haa öyle mi, manevi huzurunu git başka yerde bul madem. Doğru yoldan çıkma diye çok bile dil döktüm sana. Ben yine de dua edeceğim, çünkü bizim büyüklüğümüz bunu gerektirir. Allah’a emanet ol.” dedi ve kapattı telefonu. İki adım daha attıktan sonra az önceki gerginliğin tamamı sanki iki aşamada akıp gitmişti yüzünden. Bir anda bu kadar hızlı değişebilmesi, az önceki konuşması ve tavrı korkutmuştu Pervin’i. Ama o iki adımdan sonra hep çok yumuşak, sevecen ve yapıcı olmuştu Hayriye ona. Kendi kızı gibi mi görmüştü acaba. Çocukları olmamıştı Hayriye Abla ve Mehmet Hoca’nın. Geçtiğimiz anneler gününde göz pınarlarından taşan yaşları görünce Pervin yanına gitmişti yatsı namazı sonrasında. O zaman çok kısa anlatmıştı Hayriye Ablası, saçını okşamıştı Pervin’in anlatırken. Çok tatlı gelmişti ona, çok huzurlu. Birkaç doktora gitmişler, sonrasında Mehmet Hoca’nın “Allah böyle uygun görmüş demek ki” demesiyle sona ermiş tıptan çare arayışları. Hayriye Abla da zaten cemaat için ihtiyaç varken yurtlardan birine geçmiş, Mehmet Hoca da erkek yurdunda görev alıyormuş o zamandan beri.

Ve yurtlar... Her ne kadar ilk girdiğinde yabancı hissetse de kendini sonra alışmıştı Pervin bu ortama. Çirkin ve eski halıların bitiştirilerek konulduğu bir sürü oda... Yerin parke ile kaplanmış olduğunu anlamak için boyutları birbirine uymayan bu halılar arasından bakmak gerekiyordu. Ve koku... O ilk karşılaştığında yabancı gelen koku. Her evin kendine ait kokusu vardır tabii ama bu yurt ve benzerleri farklı kokuyordu. Bir kez Mehmet Hoca’nın yanına gitmek için erkekler yurdunun girişine gitmişlerdi Hayriye Abla’yla. Orada bu kokunun üstüne biraz daha gül suyu askıya asılmış gibiydi sanki. Mehmet Hoca’yı beklerlerken holde, birkaç yurt sakini geçmişti önlerinden. Sanki kafalarını kaldırıp da baksalar Pervin’e o an çarpılacakmış gibi milim oynatmamışlardı bakışlarını dahi. Belki de baksalar Hayriye Abla’nın hocalarına ispiyonlayacağından mı korkmuşlardı acaba. Neyse bakmamaları daha iyi olmuştu. Hem o zamanlar Pervin çok meraklıydı ama artık alışmıştı buralardaki düzene. 1 sene geçmişti ve hızlı öğrendiğini düşünüyordu. Annesi çokça tembihlemişti her konuda zaten. Her gün de konuştuklarında anlattırıyordu ona o gün içinde yaptıklarını, öğrendiklerini, tanıştığı kişileri. Ancak zamanla Hayriye Ablasının yumuşak bir kalbi olduğu kadar çok katı kurallarının olduğunu ve uymadığı zaman o ilk karşılaştığı ve korktuğu kişiye dönüşebildiğini de defalarca görmüştü.

Saatine baktı. Babasının üniversiteyi kazandığı için Ankara Kızılay Çarşısı’ndan aldığı saate, kitabını kapatıp çantasına koydu ve bilette yazan 207 A numaralı kapıyı aramaya koyuldu.

***

İclal iş dışında neredeyse her zaman kot pantalon, spor ayakkabı ve rahat bir bluz ya da tişort tercih ederdi, özellikle de yolculuklarda. Ki hatrı sayılır ölçüde yolculuk yapıyordu. Sadece bu seneyi düşündü yedi ay içinde 5 kez Ankara, 4 kez de İzmir yolculuğu yapmıştı, hatta 6 kez gitmişti Ankara’ya evet. Bundan bir önceki de Hasan içindi. Zaten Ankara’da bu kadar dava almasının sebebi de o değil miydi.

Hasan’ın bencilliği geldi aklına ve kendisinin iyi niyetiyle fedakar halleri. Kendine acıdı, Hasan’a kızdı, ama bu kadar kapıldığı için kendine daha çok kızdı sonra. Yine boğulur gibi olmuştu. Sürekli her haftasonu bir arkadaşının düğününe gitmekle geçiyordu, belki ondan geliyordu aklına geçmişle ilgili hesaplaşmalar. Ama biraz olsun kendisini tanıyorsa bundan önceki ilişkilerinden birini evliliğe değin ilerletse –ki konuşulduğunda dahi soğuyordu önceleri- şu an bir meslektaşıyla konuşuyor olabilirdi. En kısa şekilde nasıl boşanabileceğini. Kendisini aramaya başlamıştı daha 1 sene önce evlenen arkadaşları dahi. Ne kadar da üzücüydü bu durum.

Artık kalkmıştı kahve içtiği yerden yavaş adımlarla yürüyordu. Ayağına giydiği sandalet her adımda canını acıtmaya başlamıştı. Giydiği açık renk İspanyol paça pantalon ve Parliment mavisi bluzün altına şimdi el bagajındaki spor ayakkabı pek de yakışmazdı. Gerçi şık giyindiği duruşmalardan sonra eve ya da otele giderken dayanamayıp spor ayakkabılarını giydiği çok olmuştu. Ama kırk yılın başı özenip de böyle sade şık giyinmişken biraz daha sabretmeye karar verdi. Gözü bir reklam panosuna takıldı. Sözde yeni bir yüz bulunmuş ve “markamızın yeni yüzleri” italik yazılarıyla bir kadın ve bir erkek konmuştu, yine bir parfüm tanıtımı için. Esasen bu sektörde hep yeni yüzler aranırdı, ama değişen sadece isimler gibi gelirdi İclal’e. Erkeklerin yüzlerindeki kemiksi yapı, kadınlardaki yuvarlak hatlar hep aynıydı sanki. Televizyonlarda, reklam panolarında, gazetelerde hep aynı yüzler vardı.

Hatta bu siyasette de öyle olmuştu ülkesinde. Ömrünün neredeyse yarısı süresince -ki kendini bildiği ve çevresini tartabildigi zamanların yaklaşık tamamı oluyor- hep aynı siyasetcileri gördü, aynı tip kesilmiş bıyıklı adamlar, hep dinden konuşan ve hitabetlerinin önemli bir kısmı Arapça kelimeler içeren adamlar. "Kadın"lara tek kelime sormadan onlar adına kararlar alan yasa çıkaran ve kısıtlamaya, sindirmeye çalışan adamlar...

Aslında feminist geçinen biri değildi, sadece haksızlığa ve cinsiyetçi yaklaşıma dayanamıyordu. O yüzden olabildiğince madur edilmiş kadınlara cüzi tutarlar karşılığı bazen de ücretsiz avukatlık yapmaya çalışıyordu. Elinden geldiğince işte.

207 numaralı kapıya geldiğinde girişini kontrol etti, A bölümünde kendine yer bulmak için ilerledi. Oturmak istemiyordu. Ayakkabı verdiği acının dozunu arttırmasına karşın uçakları görebileceği şekilde camların yakınında durmayı tercih etti. Eşyalarını bıraktı. Dışarıya bakmaya başladı ve hemen onun ardından orta yaşın üzerinde bir çift ve tekerlekli sandalyede oturan oğulları geldiler yakınına. Çocuğun zihinsel bir rahatsızlığı olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Uçağa bineceği için ya da ortamdan dolayı gergin sesler çıkarıyordu. Annesinin “Efendim bi tanem” demesiyle tekrar ettiği seslerin “Anne”ye en yakın sesler olduğunu anladı İclal. Annesi defalarca okşadı saçlarını, gözlerinde bir kez olsun bıkmadım, her şeyiyle, tüm dertleriyle benim evladım o, dercesine bir bakış vardı. Oğlunun tüm sıkıntılarına rağmen yaşadığı için onunla gurur duyan; üzüntüsünü, beslediği sevginin ve şefkatin gölgede bıraktığı güçlü bir anne vardı karşısında. Babası da elindeki evrakı inceliyordu bir yandan oğlunun gerginlik durumunu ölçer bakışları arasında. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nden gelmişlerdi elindeki dosyanın kapağına göre.

Hayran hayran anne oğulun aşkına bakarken İclal, sevecen bakışlarıyla karşılaştı annenin ve bir adım attı onlara doğru hiç düşünmeden. Biraz evladın ilgisini çekmişti şimdi. Çocukla aynı hizada olabilmek için dizlerini kırdı ve elini uzattı. Artık gergin sesler çıkarmıyordu çocuk, hem annesi hem de babası gülümser gözlerle baktılar bu duruma, memnun. Ve tanıştı İclal... Belki de bir daha hiç görmeyecekti ama o an’ı paylaştı ve elini tutarak biraz olsun yatışmasına katkıda bulundu çocuğun. Çocuk da gülümseyince çok mutlu oldu İclal. Artık kapıdaki görevlinin küçük arkadaşını götürme zamanı gelmişti. Karşılıklı teşekkür bakışlarıyla ayrıldı İclal ailenin yanından ve buruldu içi, bi an yeniden ailesinin özlemi hissettirdi kendini.

***

Pervin’in heyecanı artmıştı ama belli etmemeye çalışıyordu. Aldığı en temel öğretilerden biriydi tepkilerini ve duygularını her zaman ölçmek. Asla dışarda kahkaha atmazdı, hatta düşündü bir an, dişlerini göstererek güldüğü, Hayriye Ablasının deyişiyle pişmiş kelle gibi sırıttığı, bir zamanı dahi hatırlayamadı. Şimdi kendini bıraksa, belki de hafif zıplamalar ile ıslık çalarak yürürdü. O şekilde yürüdüğünü ve çevresinde herkesin baktığını canlandırdı gözünde, utandı, yanakları kızarmış olmalıydı, hafifçe yandıklarını hissetti. En iyisi bir köşeye oturup herkesin hareket ettiği zaman onlarla uçağa gitmekti. Elindeki bilete tekrar baktı, kapının numarasına baktı, uçağın bilgilerine baktı, tamamdı. İlerledi, ilerledi, bir adamın bakışlarını beğenmedi, biraz daha ilerleyip camlara doğruca oturdu. Yanına da çantasını koydu. Kendi güven alanını oluşturduğuna emin olunca kitabını çıkarıp okumaya başladı.

Okudukça aklına Hayriye Ablasının cümleleri geliyordu, konuşmaları. Yeniden ilk zamanlarını hatırladı. Yurdun banyosunda, dişlerini fırçalamaya girdiğinde Hayriye Ablasını görmüştü. Daha sonra ailesine anlatılırken gözlerinin ne kadar parladığını anlatacaktı ablası o akşam. Yanına gidip ben de senin gibi giyinmek istiyorum demişti Pervin. Hayriye Ablası nasıl da sevinip sarılmıştı. Daha ilk haftadan böyle bir şey söylemesi onun nazarında harika bir yer edineceği anlamına geliyordu. Onun sevincine çok sevinmişti Pervin. Sırf onu mutlu etmek için aksatmadan yaptı her dediğini. Çok hayrandı çünkü. Sürekli hayret ederdi, nasıl böyle güzel bir kadın çok istemesine rağmen çocuk sahibi olamazdı, Mehmet Hoca da iyi insandı tamam ama hiç saygılı davrandığına şahit olmamıştı Pervin. Sadece bu yüzden bile kendini onun mutluluk kaynağı görüp bir dediğini iki etmezdi Hayriye’nin. Sonra niyeyse şunu düşündü, iyi ki Hayriye Ablam dini bütün bir insan da ben onu örnek aldıkça Cennet’e yaklaşıyorum.

Kitabına dalmışken garip sesler duyduğu için ilgisini kaybetti. Kafasını kaldırdığında yaşlıca bir adam ve kadın, bir de çocukları olsa gerek bir erkek çocuk gördü tekerlekli sandalyede. Çok az ilerlerinde de uzun boylu ama uzun boylu olmasına rağmen topuklu sandalet giymiş bir genç kadın gördü. Kadının pantalonu televizyonda gördüğü serseri tipli insanların pantalonuna benziyordu, yırtık olmayanı ama. Bolca paçaları vardı ama üst kısmı bacaklarının üstünü kavrıyordu. Bluzü üstüne tam oturmuş, ancak omuzlarını fazlaca açıkta bırakmıştı. İlgisini kaybetmesine rağmen kitabını okuyormuş gibi bakmaya devam etmiş, kaçamak bakışlarla da bu kadını ve diğerlerini takibe almıştı. Çocuk huzursuz huzursuz sesler çıkarıyor, annesi de sakinleştirmeye çalışıyordu. Gözlerinde çaresizlik ve utanç varmış gibi geldi Pervin’e. Gayriihtiyari içinden “Allah’ım nolur benim çocuğum olursa böyle olmasın.” diye geçirdi. Sonra dediklerinden utandı, “Allah kolaylık versin tabi bu kadına” dedi. Acaba yanında Hayriye Ablası olsa ne derdi. Öncelikle yanlarında duran, hatta şu an çocuğa eğilirken beli açılan genç kadına verip veriştirir, hiçbir zaman örnek almaması için Pervin’i uyarır ve sert bakardı, kesin keskin keskin bakardı, şimdi bir senelik bir geçmişleri olduğundan söz vermesi için zorlamazdı ama başlarda olsa böyle biri olmayacağına dair sözler verdirirdi. Sonra da birlikte çocuğun hastalığının geçmesi için onun tavsiye edeceği bir sure okurlardı belki.

Bir anda kapıdaki görevlinin anonsuyla sıra aldı başını gitti. Pervin sonlara kalmıştı, ama onu almadan da gitmezlerdi herhalde. O kadar erken gelmesine rağmen, uçağa en son binenlerden olacaktı, anlamsızca üzüldü. Ama üzüntüsünün yerini yeniden heyecanın alması için sadece aprona girmesi bile yetecekti.

***

Ve İclal uçağa adım adım yaklaşırken idealist avukat aklından hayatın adaletsizliği ve yaralı kalbinden eski hesaplaşmaların son çarpışmaları geçti ancak boğazındaki bir düğümün tam 15 yıl önce kendinden aldığı iki canı taşıdığı için geçmediğini yeniden hissetti.

***

Özgür son dakikada ön kapıya en yakın bulabildiği 17 E numaralı koltuğu alabilmişti. Uçağın iki yanında üçer koltuk bulunan tipik bir iç hatlar uçağıydı bindiği. Ve orta koltukta oturacak olmaktan pek de hoşnut sayılmazdı. Zaten son birkaç aydır, yaşamaktan dahi hoşnutsuzdu. Artık uçağa bindiğine göre kulaklığını çıkarmalıydı, isteksizce çıkarıp üç parmağının çevresinde doladı ve derli toplu halde sırt çantasının küçük gözüne yerleştirdi. Çok küçük yaşlarında beri hep düzenli biri olmuştu. Biraz işinin de gereği olarak düzen ve disiplin kişisel özelliklerinin başında gelmeliydi. Yüzünde küçük kara iki nokta şeklinde yerlerini almış gözlerini biraz daha kısıp uçuş firmasının dergisini aradı. Kafasını dağıtmak istiyordu. Bir yandan ardından gelen yolcular eşyalarını üst dolaplara yerleştiriyor, bunu yaparken yolu tıkıyorlardı. Son 5 dakika içinde iki kez aynı hostes bir kez de kabin amiri olabileceğini düşündüğü daha tok sesli ve sesinden kıdem ve yaş işaretleri aldığı biri yolcuları bu konuda uyarmıştı.

Ruhu her ne kadar yorgun ve sakin olsa da fiziksel olarak yerinde duramayan 30 yaşında bir adamdı Özgür. Uzun boylu uzunca sayılabilecek koyu kumral saçları, doktorların ve akademisyenlerin favorisi olan sakal bıyık ikilemesi vardı. Yakışıklı ve ilgi çeken biriydi. Bir dakika kadar hareketsiz kalmış çevresine bakınmış sonra da ajandasına bakmaya karar vermişti. Yarın Ankara’daki münasebetsiz meşguliyetini bitirdikten sonra ailesini görmeyi planlamıştı. Hem kendisine moral olacağını düşünüyordu. Sonraki gün ise önemli bir ameliyatı vardı, aldığı notlara baktı, zor olacak diye geçirdi içinden. Babasının sözleri geldi aklına, o da cerrahtı ve küçük yaşlarından itibaren onun kitaplarına ve işine hayranlık besleyen Özgür’e “Doktorlar ikiye ayrılır: Cerrahlar ve Diğerleri” demiş onu da bu yolda yönlendirmişti. Özgür’ün uzmanlık eğitimi zamanında biraz içten içe pişmanlık hissetse de oğluna bu düşündüklerinden ve hislerden hiç bahsetmemişti. Özgür uzmanlık sınavından oldukça yüksek puan almış ve kendi ayakları üstünde durmak için ailesinin yanından, Ankara’dan ayrılmış, İstanbul’a yerleşmişti. Bu kararında, o sıralar Zeynep’le 3 yıldır süren ilişkisinin, Zeynep’in İstanbul hayranlığının ve öğrenciliği zamanından beri oradaki mimarlar toplantılarına gidip gelmesinin de yardımıyla kendini orada tanıtmayı başarmak üzere oluşunun da etkisi vardı.

Zeynep, özgürlüğüne düşkün, kendisiyle ve arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi çok severdi. Özgür’ün nöbetlerine göre programını ayarlıyordu ama onun uzun nöbetlerinin neredeyse tamamını etkinliklerle dolduruyor olması da içten içe Özgür’ü gücendiriyordu. Nöbet çıkışlarında bazen Zeynep’in evine gider orada onunla uyurdu, onun kadar yorgun bulurdu Zeynep’i. Saçlarında sprey, sigara ve ter kokusu olurdu, okşamak istediğinde yapış yapış gelirdi eline. Aldığı alkolün de etkisiyle sıcak basardı Zeynep’e o geceler. Sarılmak istese de kabul göremezdi. O zamanlarda dahi çok yoğun sevgi hissederdi ona, kızamazdı.

Şimdi geriye dönüp baktığında görüyordu bazı şeyleri, önceden dikkat etmediği o kadar çok ayrıntıyı hatırlıyordu ki şu an. İnsan beynine ve sakladıklarına bir kez daha hayran oldu ister istemez.

Uzmanlığını aldığında kutlama yemeğine çıkacaklardı Zeynep’le. O yemekte evlenme teklif etmeyi planlıyordu ve hiç olmadığı kadar heyecan duyuyordu Özgür. Şimdi düşündüğünde bu heyecanının sebebinin Zeynep mi yoksa evlilikle ve bir süredir yaşadığı yoğun çalışma saatleri sonrası varmak istemediği bekar evinden, düzensizlikten kurtulacağını düşündüğünden mi olduğunu sorguladı. İçten içe Zeynep’in düzene ve temizliğe kendisi kadar önem vermediğini bile bile. Hiçbir şey planladığı gibi gitmemişti o geceden sonra.

Kalbinin atışlarını boğazında hissederek karşısında siyah elbisesiyle çok zarif otuuran sevgilisinin gözlerine bakmıştı. Sonra da yüzüne... İnce uzundu yüzü, gözleri ela, uzundu kolları da bacakları da. Ne kadar da çekici bir sevgilim var dedi bir kez daha içinden, ve benim karım olacak dedi. Bunu derken kocaman gülümsediğini fark etti.

Zeynep anlamamıştı neye güldüğünü, kafasından sadece yeni aldığı proje geçiyordu, onu oldukça zorlayan bir müşteriyle mücadele halindeydi son birkaç haftadır. Bir gün istediği diğer günküyle çelişen, sadece parası olduğu için her şeye hakkı olduğunu düşünen kibirli bir adamdı müşterisi. Aklında bunlar varken o da hafifçe tebessümle karşılık verdi Özgür’e. Heyecandan nemli elini uzattı Özgür, ince zarif elini tuttu. “Aşkım ellerin yine nemlenmiş” dedi Zeynep, o anı bozuyordu farkında olmadan. Sonra diğer eliyle yüzüğü çıkarmıştı Özgür, gözlerini gözlerinden ayırmadan.

O an fonda fransızca bir şarkı çok hafif kendini belli ediyor, çatal bıçak sesleri de sanki o şarkıya eşlik ediyordu. Özgür için saatler süren bir dakika sonrasında tepki alabilmişti Zeynep’ten. “Hayatım hiç beklemiyordum, çok şaşırdım.” demişti ilk olarak. Muhakkak ki beklediği tepki değildi bu Özgür’ün. İçinde bir şeylerin kırıldığını hissetti ama belli etmemeye çalıştı. Gülümsedi sonra Zeynep, Özgür’ün gözlerindeki parlaklığın titrediğini görmüştü, kıyamadı. Elini tutan nemli eli sıktı, daha fazla gülümsedi ve “E-e evet” dedi. Yeniden Özgür’ün gözlerinde parlak ışığı görünce rahatladı ve mutlu hissetti. Onun için mutlu hissetmesinin bi yerlerde yanlış olduğunu yaklaşık bir sene sonra fark edebildi.

Evlilik hazırlıklarında iki ailenin birbiriyle uyum içinde ve istekli davranmaları ikisini de memnun etmişti. İkisinin de ailesinin tek çocuğu olması sebebiyle harika bir düğün organizasyonu armağan etmişlerdi çocuklarına. İkisinin de ebeveynleri icra ettikleri mesleklerde başarılı pozisyonlar elde etmişler, çocuklarını kendi ayakları üzerinde durabilecek şekilde yetiştirmişlerdi. Gelinin ailesi damadı, damadın ailesi de gelini tanıdıkça çok sevmişti. Ama Özgür ve Zeynep onlar kadar çok sevemediler birbirlerini.

İlk duruşmalarına gidiyordu Özgür. Zeynep yaptıkları büyük kavga sonrasında Ankara’ya dönmüştü. Birkaç ay ailesiyle kalacağını söylemiş, halihazırda bitmiş projesinden sonra yeni bir projeye başlamamıştı. İkisinin de tek isteği tek celsede boşanmaktı. Bu düşüncelerini paylaştıklarında aileleri çok karşı çıksalar da, sonrasında ikna edilmeleri çok zor olmadı. Birbirlerinin ebebeynleriyle de konuştular. Zeynep’in fikriydi bu. İşlerini kolaylaştıracağını düşünmüştü.

“Boşanalım o zaman” deyişinde Zeynep’in, kalbinden bir şey kopmuş gibi hissetmişti Özgür. “Nasıl oluyor da bu kadar kolay isteyebiliyorsun bunu, söyleyebiliyorsun düşünmeden?” demişti. Zeynep’in evlendikleri günden sonra kısa bir süreden beri bunu düşünüyor olduğunu ve kendisi açısında çok mücadele ettiğini öğrendi kendisinden. O gece sabaha kadar konuştular, sonra iki saat uyuyup hastaneye gitti Özgür ama hiç yerinde değildi kafası. Sonraki gece de, sonraki gece de... Konuştular ama her geçen gece aslında derinlerde Özgür’ün hissettiği eksiklikler de çıktı yüzeye. Belli ki Zeynep’in düşünecek daha çok vakti olmuştu, daha hazırlıklıydı yine.

Ertesi gün işten çıkıp eve geldiğinde Zeynep’in iki bavul hazırladığını ve onu beklediğini gördü. Bir kez daha sarılsa öpse belki sevişse neler hissedeceğini merak etti hem kendisinin hem onun. Yeniden deneyebiliriz derler miydi peki. Zeynep’in bakışlarında kararlılıktan başka bir duygu göremedi. İçinde binbir zorlukla yaşatmaya çalıştığı son umudu da yitirdi ve üstüne çekti beyaz renk çarşafı. Bunları düşündükçe yıllarca verdiği emeği, bir yanlışı sürdürmek için verdiği boş çabaları hissetti boğazındaki düğümde.

***

İclal, koltuğuna geldiğinde az önce kendisine baktığını gördüğü türbanlı kızın yanında oturduğunu fark etti. Kendisi cam kenarı için internetten ayırtmıştı koltuğunu, “Afedersiniz, yerime geçebilir miyim?” dedi. Kız, yüzü bozuk kalkıp yer verdi. İclal, acaba yerinden memnun değil mi diye geçirirken içinden, Pervin onun yanında oturmasından rahatsız yerleşti koltuğuna.

Artık tüm yolcular yerini almış, kabin amiri kendini tanıtmayı da içeren hoşgeldiniz konuşmasını yapıyordu. Telefonunu aradı dışardan küçük ama içi her şeyi kaybedebilecek bir büyüklükte olan çantasında. Kapatmak için eline aldı, arkadaşından gelen mesajı gördü.
“İclalcim, çok teşekkür ederim canım. Olabildiğinde kısa sürmesi için elinden geleni yapacağını biliyorum. Yarın sabah görüşmek üzere... Sevgiler”

Öğrencilik yıllarından tanıdığı ama asırlardır görüşmediği, koptuğu bir arkadaşıydı mesajı atan. Avukat olmak böyle bir şey işte dedi. Kiminle ne zaman nerede kesişeceğin, kimin işinin düşeceği belli olmaz. Sadece hatır için almıştı bu davayı. Yoğun programından bahsetmesine rağmen ısrarlı davranmıştı arkadaşı. Zaten halihazırda Ankara’da süren çok davam var, gün olarak da ilk duruşma güzel denk geldi diye düşündü.

O, bunları düşünürken kalkış gerçekleşmişti. İstanbul’u yüksekten görmeyi oldum olası severdi, yeniden olumlu bir hava hissetti çevresinde. Camdan bakarken yanındaki kızın da dışarıyı görmek için kafasını uzattığını fark etti yansımasından. Olabildiğince geriye çekilip manzarasını bozmamaya gayret gösterdi.

Arkadaşının anlattıklarını kafasında toplamaya çalışıyordu. Otelde daha az işi kalsın istiyordu. Dün akşam, biraz daha bilgi almak için uzun bir telefon görüşmesi yapmışlardı. Arkadaşının sesinde alıştığı mutsuz sesten ziyade rahatlamış bir hava esiyordu, yanında başka bir erkek sesi de duydu, mırıldanmasına karşın konuşmasına eklemeler yapıyor gibiydi. Konuşmanın sonunda müvekkiliyle görüşürken yanında eşinin de olup olmadığını mesleki bir sebeple sorma ihtiyacı hissetti. Hayır demişti Zeynep, “o yüzden şimdi rahat konuşabiliyorum, rahat nefes alabiliyorum.” Kaşılaştığı çok zor koşullar olmuştu İcal’in. Dinlediği nice vakalar, şu an elindeki dosyaya baktığında sadece iki iyi koşullarda insanın uzun süreli bir birliktelik sonrası birbirlerine uygun olmadıklarını anlayıp -taviz vermek ve fedakarlık yapmaktan kaçarak- ayrılma kararlarını görüyordu. Yaptığı telefon konuşmasından sezdiği aslında bu vakanın içinde aldatmayı da barındırıyor olduğunu düşünse de müvekkilinin aleyhine olan bu durumun üstünde durmaması gerektiğini biliyordu.

***

Pervin az önce takibine aldığı genç kadının yanına oturmasından pek hoşlanmamıştı. Kendini yabancı hissetti, bu uçağa ait değilmiş gibi geldi. Heyecanının yanısıra endişe de hissetmeye başlamıştı. Uçak tahmininden daha sesli ve titreşimli kalkış yapmıştı. Ayrıca yükselmesi devam ederken rüzgarın etkisinden olabileceğini duyduğu bazı sarsıntılar da ürkütmüştü onu. Sonra amcasının korkmaması için söyledikleri geldi. Uçak kazalarının sayısı karayolu kazalarına göre oldukça azdı, değişiklik olması için yengesi uçakla dönmesi fikrini söylemişti. “Gelirken Amasya’dan onca yolu otobüsle gelmiş zaten, yorulmasın o kadar, hem sordum ben hiç binmemiş uçağa da, güzel olur.” demişti. Annesinin her şeyi çok bilmiş kadın dediği yengesinin kendisini düşünmesi ve onu heyecanlandıran bu fikri çok hoşuna gitmişti Pervin’in. İçinde yaratılan buzların biraz erimesine bile sebep olmuştu bu duruşu yengesinin. Yine de vedalaşırken hemen çok sıcak davranmamaya çalıştı.

İlk defa sesini yükseltiyordu Hayriye. Mehmet Hoca, Pervin’i almak için hazırlanıyordu. Tabi ki havaalanına kadar gitmeyecekti ama havaalanı servisinin durağına da pek tabi gidip almalıydı. Askerlik arkadaşına sözü vardı sonuçta. Evden çıkarken “Utanmalısın, inandıklarınla anlattıklarınla mutabık yaşamıyorsun.” diyordu Hayriye.

Mehmet, son zamanlarda sıkılmış ve yorulmuştu artık içinde bulunduğu durumlardan. İlk başlarda birilerinin büyük şehirde kendisine maddi ve manevi destek olması hoşuna gitmiş, işine gelmişti. Erken yaşlarda girmişti cemmate. Kendini bile burada buldu denebilirdi. Ailesinden göremediği sevgiyi ve ilgiyi bulmuştu kısa sürede. Ait hissettiği tek yerdi burası artık. Sonra muhterem abilerinden birinin kuzeni olan Hayriye’yi uygun görmüşlerdi. Kendisinden iki yaş büyüktü Hayriye. Her zaman uyumlu olmuştu evliliklerinde, karakterindeki hırçınlığı törpüleyebilmişti zamanla. Ama Mehmet’in ona hiçbir zaman dolu dolu sevgi ve şefkatle baktığı görülmemişti. Sevememişti, büyükleri uygun görünce olur demişti o da. Zaten yaşı da gelmiş, birtakım ihtiyaçları için evliliğin ihtiyacını hisseder olmuştu. Her yönden kısıtlandığını hissettiği bu ortamda kız arkadaşı olmamıştı, kendini gösterme çabasıyla fedakarca emek vermişti. O zamanlar çok da isteyerek şevk ve aşk ile yapıyordu ne yaparsa. Ama son birkaç yılda tükenmiş, tüm gençliğini ve güzel yıllarını harcamış olma hissine kapılmıştı. Tam bir pişmanlık diye nitelendirmese de hüzün hissettiği kesindi. Sevmediği biriyle bir yastıkta geçirdiği birliktelik bir çocuk da vermemişti ona. Gençliğindne beri oğlu olsun, iyi bir baba olarak her konuda onu yetiştireceğine söz vermiş, çok istemişti. Doktorlara gidip gelmelerinde de sorunun kendisinde olduğunu anlamış, o zamanlardan beri Hayriye’nin çocuk sevgisinde kendisine kızgınlık hissetmiş, öyle olmasa da gittikçe uzaklaşmıştı. Yurt işine girdiklerinde biraz daha rahatlamıştı ikisi de. Hayriye tüm ilgi ve sevgisini artık yurda ve içindekilere vermiş, biraz daha Mehmet’i de kendi haline bırakmıştı.

Sadece cemaat içinde konuşulmasın diye Hayriye’yle uyumaya devam ediyordu. Bunu tabi ki de Hayriye bilmiyordu. Sunabildiği sevgi kırıntıları ve birkaç ilgili cümleye kanaat etmeye başlamıştı. Sorun yaratmadığı sürece bu Mehmet’in de istediği bir şey olmuştu.

Ancak bunalım hali devam etmiş ve Mehmet daha önce hiç yapmayacağını düşündüğü bir şey yapmıştı. Hayriye’nin yönettiği kızlar yurdundan bir kızla birlikte olmuştu. Hem de bundan hayatı boyunca almadığı kadar haz almış sonrasında da kızın istekli olmasıyla devam etmişti. Altı aydır yeniden mutlu hissetmeye başlamıştı, Hayriye bu hallerini artık her şeyi kabul etmesine yormuştu safça, nedense daha sonra şüphe düşmüştü içine.

Mehmet, arabadayken bi yandan Hayriye’yle geçen konuşmaları düşünüyor, diğer yandan da Aynur’la yaşadıklarını hatırladıkça ahlaksızca gülümser buluyordu kendini. Kırmızı ışıkta durduğunda düşünceleriyle paralel yüz ifadelerindeki değişimleri gördü. Yanaklarında kızarıklık, bıyıklarında terleme, gözlerinde daha fazlasını ister cüretkar bakışlar vardı. Aradaki yaş fakına rağmen kız onu mutlu ettiğini söylemişti, kendini yeterli hissetmek göğsünü kabartmış, hiç olmadığı kadar güvenli hissetmişti kendini.

Basılmış olmanın utancı da vardı içinde derinlerde bir yerde. Aynur da apar topar giyinmiş, çantasını zor kapıp kaçmıştı Hayriye’den.  Bir mesaj atmalıyım dedi. Endişe etmemeliydi, yine kol kanat gereceğim diye düşündü. Ama Aynur’a bir daha ulaşamayacaktı.

***

Uçuş sırasında yanındaki kızın dudaklarını kıpırdattığını fark etti İclal. Sarsıntılardan korkmuş olmalı dedi, dua okuyordu. Neden sonra elindeki kitaba dikkat etti. “Zekat Vermeyi Hasretle Bekleyin” başlığını görünce nasıl tepki vereceğini bilemedi, karşı sayfasındaki başlık daha şaşırtıcı idi: “Bakirlere ve Bakirelere Tavsiyeler”. Biraz konuşup tanımayı hayal etti yanındaki bireyi. Ama sonra hostesle bile konuşmadığını hatırladı, yiyecek – içecek hiçbir şey istememişti ve bunu sadece kafa ve el hareketleriyle belirtmişti. Dilsiz de olabileceğini aklına getirdi. Yan bakışından anladığı kadarıyla çok da konuşma taraftarı görünmüyordu.

İniş tamamlandığında herkes koridora doluşmuştu. Zorlukla ayakta duruyorlardı. Ön kapıya en yakın bulabildiği cam kenarına geçmişti İclal ama yine de önünde 17 koltuk vardı. Yanındakiler kalkınca o da ayaklandı, en azından el bagajımı alıp zaman kazanayım istedi. Ayağa kalktığıyla kaldı bir süre. Kapı açılışı normalden uzun sürmüştü. Gözleri, önündeki koltukta şiir kitabı okuyan bir adama takıldı. Arkasından uzunca sayılabilecek kıvırcık saçlı, uzun boylu adamın elindeki kitaba siyah elbiseli bir kadın çizdiğini gördü. Ayrıntılarıyla ve silüetinin duruşuyla çok ifade içeren bir çizimdi. Sonra da önüne bir perde çizmesini izledi arkadan. Hızlı el hareketleriyle harikalar yaratıyordu, hayran kaldı. Çizdiği sahne perdelerinden sonra şiirin başlığına ve birkaç mısrasına baktı.

Bordo Siyah Bir Perde
......
Gözlerimize baksaydık,
Konuşmadan...
Belki de çözülecekti sorunlar.
......
İncelip de kopmuştu bağlarımız
Sadece sürüncemede artık aşkımız
Ne kadar devam edersek daha rollerimize
O kadar sürecek son perde
Ve son bulacak tükendiğimizde
Kapanacak üzerimize bordo-siyah bir perde.(*)

Çizdikleri o zaman biraz daha anlaşılır gelmişti İclal’e. Önündeki herkes ilerleyince o da kapının yolunu tuttu. Pek de belli etmeden dönüp yetenekli adamın yüzünü görmek istedi. Arkasından gelen kalabalıktan sadece küçük sıcak bakışlı ama durgun gözlerini ince yüzünün yarısını seçebildi.

***

Pervin cep telefonunu açtı, mesaj gelmişti, Mehmet Hocası servisin durağında bekleyeceğini söylemişti. Havaalanına kadar gelmemesine gücendi Pervin ama çok da alışmaması gerekiyordu. Kendi ayakları üzerinde durmalıydı.

Bavulunu aldıktan sonra rahat ama hızlı hareketleriyle yanında oturan kadının geçtiğini fark etti, topuklu ayakkabılarla nasıl da hızlı yürüdüğüne baktı, bir süre sonra da fiziksel güzelliğini kıskanarak son kez bakıp kafasını çevirdi. Yengesine benzetti bir an genç kadının havasını. Çok değil bundan iki sene sonra kendisinin de bu şekilde giyinip yaptığı tüm sorgulamalar ve hesaplaşmalarla yepyeni bir hayat kuracağını ve en az o kadın kadar kendine güvenli ve alımlı gezeceğini düşünmesine henüz imkan yoktu. Sonrasında da cebindeki kendisine yapmaya cüret ettikleri sebebiyle hissettiği affedememezlik ve nefreti de hayatı boyunca unutamayacağı bir şekilde Mehmet Hoca’ya paketleyip gönderecekti. Ve Hayriye Ablası için hayatı boyunca ince bir sızı duyacaktı.

***

Özgür uçak boşalana kadar bekledi, zaten inmek için can atacak bir sebebi de yoktu. Bir an önce sabah olsun ve yeni kuracağı hayatına zihnini berraklaştırıp başlasın istiyordu. Bozkırların gri şehri Ankara'ya ilk adımlarını bu düşüncelerle attı. Hayatında bir süre kimseye yer olmayacağını sadece kendi hayatını yaşamak istediğini söyledi kendisine, kendini ikna etmek istercesine. Kimse başarılı ve güçlü görünüşlü bir cerrahın içinin bu kadar kırılgan ve çocuksu olduğunu tahmin edemez herhalde diye düşündü. Siyah elbiseli Zeynep’in üzerine bordo siyah perdesini de kapattığına göre artık kitabını kapatabilirdi.

Ertesi sabahki duruşmada karısının avukatıyla aynı uçakta olduğunu yaklaşık bir sene sonra üzücü bir olay sonrası kesişip ettikleri sohbette öğrenecekti. Özleyerek beklediği biriyle sohbet ediyormuş hissini duyumsayacaklardı o akşam.

Her şey olması gerektiği gibi hissettirerek başlayacaktı ve uzun yıllar sürecek bu ilişki içinde bir kez bile olsa İclal, Zeynep’in, biricik Özgür’ünü aldattığını söylemeyecekti. Ve o, Özgür’den de dinleyince yıllar öncesini, bazı olayların farklı gözlerde ne kadar da farklı yaşanabildiğini bir kez daha görecekti.

Meslek hayatı boyunca sürekli sorguladığı hakikatin değişkenliğini ve bazı durumlarda var olmadığını düşünecek ve ardından yine kendi sözlerini mırıldanacaktı: “Herkes kendinden görür.”

***

Koridordaki koskoca saat sadece çevresindeki kalabalığı arttırmak için çalışıyordu sanki. Her hareketinde birkaç kişi daha giriyordu adliyeye. Erken saatlerde gelmişti, karnında bir sancı, ellerindeki hareketlerde sabırsızlık ve huzursuzluk belli ediyordu kendini. Üzerine giydiği gömleği yıllar önce Zeynep’in aldığını onu beklerken hatırladı. Tek beyaz gömleği buydu, zaten ihtiyaç duyması da gerekmiyordu, tabi damatlığının içine giydiği sonsuz rahatsız o gömlek dışında. Nasıl da halay çektim, oynayabildim o gömlekle diye geçirdi içinden yeniden. Şimdi de sanki ruhunu tutsak ediyordu taktığı kravatı gömleğiyle işbirlikçi. Belki de son kez imrendi karısına, keşke onun gibi rahat ve son dakikacı olabilseydi.

Bir tek sen acıtabilirsin canımı demişti, ilk defa birine Zeynep. Özgür'e göre ok vurdumduymaz ve rahat görünüyordu. Ama bu cümle onun içini içine sığdırmayacak kadar sevindirmişti ve özel hissetmişti Özgür, daha önce hiç hissetmediği kadar. İlişkilerinin ilk yıl dönümündeki hediyesiydi bu cümle. O da şimdi benim kadar huzursuz ve belli etmese de yaralı mıdır acaba diye geçirdi içinden.

İçerisi kalabalıklaştıkça sanki nefes alamıyor gibi hissetti. Dışarı çıkıp biraz gezmenin iyi geleceğini düşündü. Yüksek merdivenlerinden indi adliyenin. Sonra bir kez daha çıkacak ve belki de daha rahatlamış şekilde inecekti bu merdivenleri.

Annesi de gelmek istemişti, destek olmak için. Özgür karıştırmamak için dil dökmüştü, ne kadar üzüldüğünü görmüştü, gelemediği için değil tabi. Oğlunun  silinmiş gibi umutsuz hali, oturmuştu yüreğine. Ortaokulda bisikletten düşüp de bacağını kırdığı için yaz kampına gidemediği zamanda yaptığı gibi Özgür’ün moralini düzeltmek için en sevdiği tatlıyı yapıp yatakta başucuna geçmiş, onu güldürmek için komik küçüklük anılarından bahsetmişti. Ne kadar büyürse büyüsün her zaman onun küçük oğlu olarak kalacağını biliyordu. Bitmekte olan ilişki ve evliliğinde bir kez olsun Zeynep’in o tatlıdan yapmadığını ancak şu an düşünebildi. Onun bu küçük şeylerden mutlu olabilmesini hiçbir zaman anlamamış olan Zeynep’ten çok şu an bunun aklına gelmesine kızdı.

***

İclal, her zaman kaldığı otelde kahvaltı etmek için asma kata inmişti. Diğer vakalarında hissettiği isteği ve şevki duyumsayamamıştı ne bu sabah ne de kabul ettiği dakikadan bu yana bir kez olsun. Hatır için aldığı işlerde hep aynı dürtü engel olurdu ona. Her ne kadar basit çözümlenecek davalar olsalar da özellikle boşanma davalarında hayatı daha fazla sorgular hale gelirdi. Bu davalar kendi hayatlarında çözüm arayan, aracı olarak İclal’i seçen insanlar ve hayatları, bir parçalarını bırakırlardı ona, birer iz bırakırlardı. Ve bu izler İclal’in hayatındaki düğümlere yenilerini eklemekten başka işe yaramazlardı.

Eşyaları topluydu, çantasıyla indi kahvaltı sonrası resepsiyona. İki duruşmanın da hızlıca bitmesini diledi, böylelikle 5 yıl üniversite okuduğu Ankara’da birkaç anı tazelemeye fırsat bulabilecekti. Ama eşyalarıyla gezse olmazdı, en iyisi emanete bırakmaktı. Resepsiyona baktı Aylin vardı. Mağrur gülüşlü, büyük kestane gözlerinde her zaman biraz nem bulunan bu kızın minicik burnu sanki daha fazla yer kaplamaktan çekinir gibi ilişmişti yüzüne. Saçları özensizce toplanmış ama güzelliğinden bir şeyler eksiltmeye yetememişti.

İclal, sıcak bir günaydın dedi kıza. Önce irkildi kız, tanıdığı için en içten gülümsemesini özgür bıraktı. Hoş geldiniz, uzun süredir ağırlayamamıştık sizi, dedi son derece kibar ve duru şekilde. İclal, gözlerini sağında yukarıda bir noktada sabitledi bir iki saniye kadar, sonra “En son iki ay önce geldim güzellik, sen de Ankara’da kalayım istiyorsun hep” dedi. “Valla keşke her müşterimiz sizin gibi olsa” dedi kız. Dediklerinde samimiydi, İclal de biliyordu. Bir kez dertleşmişlerdi, İclal’in uzun bir tartışma sonrasında Hasan’ın evinden çıkıp otele geldiği ve telefonunu kapattığı, oteldeki ilk akşamında. Odaya gitse ağlayacak ve kendine üzülmekten öte bir şey yapamayacaktı, düşündükçe küplere binecek kendini yıpratacaktı. İçindeki atalet hiçbir şey konuşmadan sadece anahtarı alıp otel odasına geçmesi için onun bacaklarına tonlarca ağırlıkla saldırsa da o en iyi yaptığı şeyi yaptı. Sohbet etti. Otel zaten neredeyse boştu. Resepsiyonda Aylin vardı, ve dokunsa anlatacak koskocaman bir dünyası var gibi gelmişti ilk bakışta İclal’e. Gerçekten de öyleydi. Çok sevimli ve keyifli bir dünya değildi tabi ki bu.

Aylin zor bela ortaokulu bitirmiş, bi gayretle turizm meslek lisesini kazanmıştı. Annesini erken yaşta kaybetmiş, evin iş yükü daha kendini bilmezken üzerine yıkılmıştı. Kendinden iki yaş küçük erkek kardeşinden yana yüzü gülse de babasının alkol alışkanlığı zor olan hayatlarına daha dik bir yokuş sürmüş. Manevi yokluğuna üzülemeyecek kadar maddi zorluklar yaşamışlar. O akşamki nöbetinde sabaha kadar konuşmuşlardı. “Biliyor musun abla ben annemi kaybetmeme daha yeni adamakıllı üzülebiliyorum, sanırım daha kendimi yeni gördüm de, ne hissettiğimin farkına yeni varıyorum.” demişti, hissettiği yakınlıkla ve güvenle açmıştı kalbini. İclal’in çok hoşuna gitmişti, böyle saf bir güven hissedilmesi kendisine karşı bu kadar kısa sürede hem de. Sonra da eklemişti kız, “Ben seni görünce anladım, senin de yaraların var” demişti. Bunu beklemiyordu hiç İclal. “Hayatında büyük acılar yaşamış kimselerin gözleri konuşur” demişti fiziksel yaşından daha büyüktü kalbinin ve ruhunun yaşı.

Daha sonra babası uslanmıştı, alkolü azaltmıştı ama sağlığının çalışmaya yetemeyeceği aşikardı.  Bu sene kardeşi üniversite sınavına hazırlanıyordu, kazanacağına umudu vardı Aylin’in. İclal de o akşam takip edeceğini, kendisiyle konuşup danışabileceğini söyleyip telefon numarasını bırakmıştı. Şimdi yeniden hatırlayınca sordu Aylin’e, “Senin kardeşinden haber çıkmadı. Nasıl gidiyor sınav sonuçları?” Gözleri güldü kızın, “Söylediğine göre mühendislik kazanacak kadar puan yapmaya başlamış deneme sınavlarında.” İclal de ondan aldığı mut’larla mutlu hissetti. Tamam ben takipte olucam, sınava girsin çıksın, sonucu birlikte değerlendiririz gerekirse, mühendis arkadaşlarım da var, konuşmak isterse görüştürebilirim, dedi. Aylin, yüzü güler ama en çok da gözleri güler şekilde kafasını salladı.

Vedalaşıp ayrıldı İclal. Arkadaşının boşanabilmesi için Ankara’nın en merkezindeki ihtişamlı adliye sarayına gitmesi gerekiyordu.

***

Zeynep, kötü rüyalar görmüştü. Geçmiş, gelecek, kavgalar, sevişmeler, deniz, yıkayıp sıktığı bikinisi, yazlıklarındaki menekşe kokusu, Özgür’ün aldığı ilk çiçekler, yıllar sonra Hasan’la karşılaşması, iç sıkıntısı ve göz yaşlarıyla uyandı.

Boşanma kararlarını Hasan’a ilk söylediğinde, amacı sadece yıllar öncesinden gelen bir arkadaşla paylaşımdı. İclal’i de ona öneren Hasan’dı. Nedense sonradan hatırlamıştı İclal’in avukat olduğunu. Hasan’la İclal birkaç ay önce ayrılmışlardı. Bunu bile bile avukatı olmasını istemişti İclal’in. Olabildiğince çabuk bitsin istiyordu, içinde bastıramadığı çaresizlik ve mutsuzluk dalgası midesini de kafasını da son derece bulandırıyordu. İstanbul’daki ortamı da eski tadını vermez olmuş, başta ailesi olmak üzere Ankara onu çağıyor gibi gelmişti kendisine. Ne de olsa bu şehir ne zaman geri dönersen dön onurunu kaybetmiş bir eski sevgili gibi kollarını açardı yine insana. Çünkü terk edilmeye alışkındı ve kim geri dönerse onun buruk sevincine mahkumdu ancak.

Birkaç arkadaşı Ankara’da mimarlık ofisi açmışlardı. İnşaat sektörü de Ankara’nın gözdesiydi bir süredir. Hem onlarla görüşmek hem de buranın iş nabzını tutmak amacıyla birkaç kez gelmişti. Kararı verdikten sonra da eşyalarını toplamış, bu yaşında aile ocağına dönmüştü. İlk başlarda annesi de babası da Özgür’e dönmesi konusunda ısrarcı konuşmalar yapsalar da son birkaç haftadır kabul etmişlerdi. Son umutlarını da bu sabah gömmelerini söylemişti Zeynep kahvaltıda. Ve katiyen gelmemelerini tembihlemişlerdi.

Hayatının çok karışık bir evresinde olduğunu düşündü. Üniversite yıllarında hayranlıkla izlediği Hasan, yıllar sonra hem de yürümeyen bir evliliğin ortasında bulmuştu onu. Her zaman çapkınlığıyla kendinden konuşturan karizmatik ses tonuyla sürekli konuşmasının isteneceği, fiziksel görünüşüne her zaman önem veren bir adamdı. Hayranlığı sadece uzaktan devam etmiş sonra Özgür’ün çocuksu ve sevimli hallerinden hoşlanmış ve unutmuştu onu. Tam da uçurumun kıyısındayken gelip bulmuştu onu.

Ben Özgür’e aşık değildim ki, hiçbir zaman tutkulu olamadım ona karşı dedi Zeynep. Bir kadını kadın yapan da tutkusu değil miydi. Özgür kendisini tıp dünyasında kaybederken bunca zaman nice teklifleri reddedip aldatmamak için sadece işine vermişti kendini. Ondan bu kadar hırslı ve bu kadar kafasını dağıtmaya ihtiyaç duyan biri oldum diye düşündü. Çok fazla arkadaşım vardı evet ama Özgür kendisine yağan iltifatları ve teklifleri duysaydı, nasıl tepki verirdi. Bir an uzun süre dudağını ısırarak sessizce oturabileceğini düşündü, sonra belki sorardı “Sen nasıl tepki verdin peki?” diye. Hiç bir sonraki toplantınıza ben de geleceğim, yanında beni görsünler de ona göre davransınlar bundan sonra demezdi. Biraz daha sahiplenici olmasını istemişti her zaman Zeynep. Baskın bir karakterdi ama yanında sırtını dayayabileceği güç ve kararlılıkta bir adam olsun istedi hep. Bir süre sonra da Özgür’ü değiştirmeye çalışmaktan vaz geçti.

Hazır değildim evlenirken demişti İclal’e. Özgür’ün hayatının merkezinde işinin olduğunu kendisine yer açamadığını hissedince kendisini işine ve arkadaşlarına verdiğini anlatmıştı. Sanki görüşebilmek için evlenmiştik demişti sonra. Uzun uzun konuşmuşlardı İclal’le hem arkadaş hem de avukat-müvekkil paylaşımlarıyla. İçten içe Hasan’la birlikte de düşünmüştü İclal’i. Gerçekten birbirlerine uygun değillermiş dedi sonra İclal’in tepkilerinden ve hatırında kalan geçmişinden birleştirdiği parçalarla. Hasan çok anlatmamıştı ama cümlelerinin altından aldığı mesaj İclal’in uyuşamadıkları için ayrılmak istediği yönündeydi. Keşke yıllar önce ben de böyle ileri görüşlü davranıp aynı sebepten ayrılabilseydim Özgür’den dedi.

O da anlayacak dedi. İkimiz için de doğru olan bu, bir yanlışı götürebileceğimiz en son adıma kadar taşıdık. Artık tükendik. Bitmeli.

***

İclal’in terk edişini hala yedirememişti egosuna Hasan. Neyimi beğenmedi ki, sadece onun yazdıklarını okuyunca güzel tepkiler veremedim bundan mı terk etti beni. Tiyatro, opera, senfoniler onu mutlu ettiği kadar beni etmiyor ne var. Sadece benim yanımda olduğu için memnun olsa, birlikte girdiğimiz ortamlarda birbirimize destek olsak yetmez miydi? “Ben bir iş adamıyım, okuldan sonra arkadaşları şantiyelerde sadece mühendislik yaparken ben kendi şirketimi kurdum, düzenlediğim etkinliklerde yanımda senin de bulunman gerekiyor, hem birbirimize çok da yakışıyoruz, biraz göz önünde olmalıyız.” Bunları söyleyince “O kadar ayrı yerlerden bakıyoruz ki, ayrıca sen o kadar da yüksekten bakıyorsun aynı zamanda, ben sadece bir noktayım senin yarattığını düşündüğün dağlardan birinde.”

Ona harika bir hayat verebilirdim Ankara’da. Kiralarda didinip duruyordu İstanbul’da, evlenirdik, her şey çok güzel de olabilirdi. Benim tüm düzenim burda diye düşündü. Her ne kadar sert çıkışlar yapsa da severdi İclal’i. Hayata karşı hırçın ve yenilmez oluşu çok hoşuna giderdi. Şimdiye kadar ne yaptıysa kendi başına, desteksiz yapması, güçlüydü İclal ve Hasan gücü ve güçlü olmayı severdi. Ama yanında güçlü olmasına gerek yoktu, onun yanındayken de kendini birey olarak var etmeye çalışmalarını hiç anlayamadı.

Evet yediremedi kendine. Ayrılık konuşmasında sesini yükseltti, arabadan dışarı çıkıp bir ağacı yumrukladı, nedenini anlayamadı, üzüntüden çok kızgınlık çıktı yüzeye söylemesi gereken ve söylemek istediği hiçbir şeyi söyleyemedi İclal’e. Gitme, seni seviyorum, diyemedi egosu tuttu dilini. Gençliğinde işinde yükselmiş koskoca Hasan Kanlıca –kendi deyimiyle- duygularına hiç yenik düşmemişti ve o zaman da duygularına yenilmektense hayata yenilmeyi tercih etti.

Halbuki sadece İclal’i yanında istiyordu ama yanında nasıl tutacağını bilmiyordu. Zeynep’le İclal telefonda konuşurken de hislerini bir yumak halinde yutmaya çalıştı, boğazındaki düğüme takıldı.

Zeynep’in karışık aklına girmesi kolay olmuştu, kendisine kendisi kadar hayran ve güzel bir kadındı. Ve tüm zayıflıklarını saklamanın bir yolu olarak onu baştan çıkardı. Hem de düzenlediği bir organizasyonda Zeynep’in gelip onu bulması, ilgili halleri işini oldukça kolaylaştırmıştı. İlk sevişmelerinde tek düşündüğü İclal’in öğrenirse nasıl tepki vereceği oldu.

Her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde başladığı bu günün ilk mesajı Zeynep’e duruşma için attığı moral mesajı oldu.

***
 
Mesajı okurken karşısında İclal’i gördü Zeynep. Bir an ne yapacağını bilemedi, acemice cebine koyuverdi telefonunu. Belli etmemek için samimiyetsizce gülümsedi. İclal, “Çok güzel, moralimiz yerinde.” dedi hallice, daha samimi gülümseyerek.

***

Özgür artık avukatıyla oturuyordu bankta. Yalnız olmadığı için biraz memnundu, ama hala daha ortamın gerginliğini tüm vücudunda hissediyordu.

Zeynep ve İclal adliyenin merdivenlerini çıkarken Pervin de aynı şehirde yurdunun banyosunda yüzünü yıkıyordu. Hayriye Ablası’na baktı, bu saatlerde yerleşmiş olduğu odasında, koltuğunda ya da pencere önündeki sandalyesinde göremedi. Dün gece gözleri kan çanağıydı, hasta mı oldu acaba diye içinden geçirdi. Belki de geç gelecekti. Dersine geç kalmamak için hızlıca hazırlandı. Akşam yurda geri geldiğinde artık yurdun sorumlusunun birkaç kez toplandıklarında gördüğü ama ilk bakışta çok da ısınamadığı Nazife Hanım’ın olduğunu öğrenecekti. Hayriye Ablası’nı Mehmet Hocası’na sorduğunda ise pek yumuşak sayılmayacak bir cevapla karşılaşacaktı.

Ve o sabah Aylin, sol gözünün altına ilk defa fondoten sürmüştü. Mutfakta görevli Kerim ile görüştüğünü öğrenmişti babası. Dün akşam evde kıyamet kopmuştu. Ay sonlarında kızından para isterken ya da ona ilaçlarını getirirken mahcubiyet hisseden adamdan eser yoktu karşısında. Şu hayatta erkek kardeşine bağladığı umutlar dışında hayatta olduğunu hissettiği tek şeydi Kerim’in ilgisi. Artık sadece yük olan, bunca yıl çektiklerine rağmen kendisine karşı saygısından asla ödün vermediği babasının söyledikleri ağır gelmiş ve aynı ağırlıkta cümlelerle karşılık vermişti Aylin. Sonrasında da hayatının ilk  tokatını yemişti yüzüne. Maalesef bu sonuncu olmayacaktı ancak diğerleri ruhunu bu denli yaralamayacaktı.

Hayriye dayısının evine gitmişti Keçiören’e. Yengesiyle kahvaltı bulaşıklarına başlamışlardı, ısrarlarıyla bulaşıkları yıkama hakkını kazanmış ve yengesini kahveyi de hazırlayıp yanlarına geleceğini söyleyerek salona göndermişti. Mehmet ise aynı dakikalarda camdan dışarıya bakıyordu dalgın dalgın. İçinde pişmanlık olmalıydı, kendini çok yokladı ama bulamadı. Hayriye için üzüntü, Aynur için merak ve bulamama korkusu, kendisi için acıma ile karışık hayal kırıklığı vardı, ama pişmanlık duyumsayamadı.

***

İki güzel kadın topuklu ayakkabılarıyla özgüvenli yürüyordu yan yana. Koridorun kalabalığı, başlayan duruşmalar neticesinde azalmıştı. Özgür yakın zaman önce boşanan kuzeninin avukatıyla anlaşmıştı, İclal’in ise sadece Zeynep’in üniversite yıllarından uzaktan bir arkadaşı olduğunu biliyordu. Yaklaştıklarında tanıdık geldi İclal’in yüzü ama baktığı gözleri görebilecek ruh halinde değildi. Avukatının da İclal’in sınıf arkadaşı olduğunu kurdukları birkaç cümlede kavradı. Kısa cümlelerle geçiştirilen bir konuşma geçti Zeynep’le de aralarında.

Mübaşirin isimlerini söylemesiyle sayılarına nazaran oldukça geniş bulduğu duruşma salonuna girdiler. Daha önce sadece filmlerde ve tiyatro oyununda gördüğü sahnelerden birinin içindeydi şimdi Özgür. Böyle bir ortama soktuğu için kızgın, Zeynep’e baktı. Kendisine bakıldığını algılamasına rağmen kafasını çevirme zahmetinde bulunmadı Zeynep. Ki Özgür bilirdi, Zeynep uykusunda dahi birisi ona baksa dik dik, uyanırdı. Daha çok kızdı, sessizce sırasını bekledi. Söyleyecekleri çalışılmıştı, samimiyetsiz bir oyunda figüran hissetti kendini. İçinden sadece bir an önce bitmesini diledi.

***

Zeynep, Hasan’ın ilgili davranmasına sevinmişti. Ama boşanmakta olan bir kadına yakışmazdı şu an liseli bir kız gibi buna sevinmek. Hem Özgür her zaman olabildiğince ilgili davranmaya çalışmıştı ona ve meşguliyetlerine, gerçekten iyi biriydi Özgür. İyi niyetliydi, kalbi temizdi ama beceriksizlikleri yok değildi. Çok derinlerde eski bir dostunu kaybedecek olma düşüncesi geçti Zeynep’in içinden, buna üzülebilirdi. Belki de yeterli süre geçtikten sonra sadece dertleşmek için ya da akıl danışmak için görüşebilirlerdi. Henüz böyle bir şeyi sorması için erkendi tabi ama böyle ilişkilerine bu boyutta devam edebilen boşanmış çiftler de vardı. Pekala isteseler iki yetişkin gibi bunu yapabilirlerdi. Hasan’ın nasıl tepki vereceğini kestirmeye çalıştı, olur da böyle bir durum oluşursa. Neyse zaten Özgür’ün ruh haline göre belli olacaktı nasıl olsa, sonra bir çaresine bakılırdı.

Güneş ışıklarından duyduğu rahatsızlığı azaltması için taktığı gözlüğe rağmen gözlerini kısması gerekmişti. Adliye sarayına girdiklerinde koridor ise zifiri karanlık gelmişti ilk adımda. Sonra gözleri alıştı loş sayılabilecek ışığa ve Özgür’ü gördü. Annesinin doğum günü hediyesi olan lacivert kravatı takmıştı. Yüzü gergin ve solgun görünüyordu. Şimdi gece de çok iyi uyuyamamıştır diye geçirdi içinden. Göz göze geldiklerinde “Günaydın” dedi ama Özgür bakmasına rağmen sanki görmüyordu. Uykusuz iki gün arka arkaya nöbette kaldıktan sonra eve gelince böyle olurdu Özgür ya da bir ameliyatta hastasını kurtaramadığı zaman. Koyu renkli gözleri daha da kararırdı sanki, boşalırdı göz bebekleri ki ondan baksa da görmez, duysa da anlamaz, duyuları geçici felce uğrardı.

“İyi misin?” dedi Zeynep, sadece kafasını kaldırmıştı Özgür. “Lütfen Özgür, bak konuştuk anlaştık, hazırsın değil mi?” dedi. Özgür donuk bir şekilde belli belirsiz kafasını salladı, bulunduğu durumdan ve Zeynep’in son cümlesinde utanır halde bakmıştı İclal’e. O sırada isimleri duyuldu.

***

Boşandıktan sonra ciddi ölçüde mal varlığı alacak bir eş kadar keyifli, diye geçirdi içinde İclal. Halbuki maddi hiçbir talepleri de olmaycaktı. Zeynep’in ailesinin durumu iyiydi, hatta Özgür’ün ailesinin durumunda daha iyi olduğunu da söylemişti kendisine. Telefonla konuştukları zaman mırıldanan erkek sesi geldi aklına, maalesef doğruydu yaptığı çıkarım o zaman. Adliyeye girerken bu düşünceleri savmaya çalıştı kafasından.

Duruşma salonunun önüne geldiklerinde ayağa kalktı iki adam. Biri sınıf arkadaşıydı İclal’in kendini tanıtınca anımsadı, diğeri ise tanıdık gelmekle yetindi.

Zeynep’in salona girmeden hemen önceki hali tavrı da sabah karşılaşmalarından farksızdı, salondaki halleri ise sadece İclal’in sabrının sınırlarını görmesine yardımcı oldu. Hakim iki tarafın da istekli olması sebebiyle ikinci celseye ihtiyaç duymayacaktı. Son zamanlarda artan boşanma davalarından o da sıkılmışa benziyordu.

***

Yaklaşık 1 yıl sonra

Sabahın erken saatleriydi, hastanenin bahçesinden yasemin kokusu geliyordu. Çevre illerden gelen hastalar ve yakınları son enerjilerini korumak için banklarda ve çevrelerinde yaşam alanı oluşturmuşlardı. Belki 2, belki 3 saat önce gelmişlerdi, belki de bir kısmı gecenin ilerleyen saatleri henüz sabaha yaklaşmadan önce varmıştı Ankara’ya ve konaklayacak yerleri olmadığı için hastane bahçesini  tercih etmek zorunda kalmıştı. İlk bakışta kimin hasta olduğunu anlamak çok güçtü bazı ailelerde, torununu getiren nineler birçok farklı hastalık sebebiyle her gün bir avuç içerek hayatta kalıyordu, bazı evlatlar kendileri hiç bir kez muayeneye gelmemişken anne babaları için koşuyor, bir süre sonra beklenmedik şekilde yataklara düşebiliyorlardı.

Göz göze geldiği herkesle selamlaşmaya çalışarak odasına ulaştı Özgür. Ankara’dan çok sevdiği bir hocasının tavsiyesi ve ricası üzerine birkaç ay önce Ankara’ya gelmişti. Zeynep’le mahkeme sonucunu aldıktan sonra sadece eşyalar hakkında konuşmuşlardı, sonra da soğuk bir şekilde vedalaşmışlardı. Özgür, dönüp baktığında memnun olduğunu düşündü, yeniden dengesini bulmuştu şu an. İlk aylar zor geçse de, çok emek isteyen ve artık meyvelerini görebilmenin motivasyonuyla kendini işine vermişti. Arkadaşlarının ısrarlarıyla birkaç kişiyle yemeğe çıkmış ve vakit geçirmişti ama bir süre daha bir ilişki istemiyordu, bundan emindi.

***

Aykut üniversitedeki ilk yılını imkansızlıklarının el verdiği ölçüde dolu dolu geçirmeye çalışıyordu. Ablasından artık para istemek durumunda kalmamak için özel dersler vermeye başlamıştı, ücret karşılığı ödev ve proje yapmak için kurulan internet sitelerinde kendini göstermeye çalışıyordu. Böylece yaptığı ödev başına daha fazla para kazanabilecekti. Yurtdışından da ödevleri yapmak için çabalıyordu, böylelikle hem yabancı dilini hem de mühendislik bilgisini geliştirmesine imkan oluşacaktı.

Kendisine çok sözü vardı Aykut’un. Ve gerçekleştirmek için uzun ve dolu yaşamalıydı. Hırsları olan bir çocuktu her zaman, zeki olması da yolunu biraz daha kolaylaştırmıştı. Daha 1. sınıf mühendislik öğrencisi olmasına karşın en çok konuştuğu ve erkenden derslerine girdiği hocası Orhan olmuştu. Onun hikayesini de sevmişti, kendisininki kadar acıklı değildi ama kariyer açısından kendisini geliştirmeyi iyi becermişti bu adam. Mezun olduktan sonra bir süre bir otomotiv firmasında çalışmıştı, daha sonra özel sektörden memnun kalmamış, daha huzurlu olduğunu hissettiği akademik hayatı seçmişti. Aykut’a göre iyi ki de öyle yapmıştı, çünkü onun nazarında harika bir hocaydı.

Bir süredir babasının alkole yeniden başlaması ve huzursuzluk yaratmaları dışında hemen her şey daha iyiye gidiyor gibiydi. Ablası terfi almıştı aynı otelde devam ediyordu, kendi aralarında söz yaptıkları Kerim de aynı otelde aşçılığa yükselmek üzereydi. Bir miktar para biriktirmeye çalışıyorlardı ki evlenebilsinlerdi. Aylin, ev dışındayken çok mutluydu, abla kardeş evden daha çok dışarda görüşüyorlar, evde olabildiğince daha az vakit geçirmeye çalışıyorlardı. Saat kaçta girerlerse girsinler, babalarını sarhoş buluyorlardı. Zaten küçük, nemli ve küflü bu dört duvar arasına sıcak bir ev diyemeli çok çok uzun süre oluyordu.

Aykut da okurken çalışmaya başladığında beri daha çok para ister olmuştu babaları. Para vermemek için kaçsalar da birinin borç alıyor, sonra o kişi kapılarına dayanıp Aykut veya Aylin’den istiyorlardı alacaklarını. Birkaç kez tatlı tatlı konuşmaya çalıştılar iki kardeş ama nafileydi çabaları. Aykut’un babasıyla arası iki taraflı da hiçbir zaman iyi olmadı. Annesinin ölümünden babası onu, o da babasını suçluyordu. Bunları konuşabilecekleri bir aile ortamları hiçbir zaman olmamıştı, ama içten içe içi de aralarındaki bu husumeti ve sebebini biliyorlardı.
Aykut’un doğumu zor geçmişti. Annesi gebeliği zamanında tembel babası yüzünden ve onun zoruyla her gün temizlik yapmaya gidiyordu. O haliyle ve baş dönmeleriyle bile yüksek katlı apartmanlarda cam siliyor, yer sürtüyor, banyoları paklıyordu. Bir yandan 2 yaşında Aylin’e bakıyor, kocasına bakıyor, diğer yandan bu şartlar altında çalışıyordu. Yine de dirayetli bir kadındı, bir kez olsun doktora gitmeden mahallerindeki yaşlı bir ebenin yardımıyla evde doğum yapmayı da göze almıştı. Ne sağlık sigortaları ne de bunun için verebilecekleri paraları vardı. Ama işler bekledikleri gibi gitmedi, Aykut’un sağ salim doğmasını sağlayabildiler ama annesinin rahminde daha sonra öğrendikleri bazı bozukluklar oluştu. Bunlar kendilerini hemen göstermeseler de yıllar içinde yavaş yavaş öldüreceklerdi annelerini.

***

Mehmet, cemaat yükselen konuşmalar üzerine yakalanmasının 1 ay kadar ardından Hayriye’ye gidip ikna edip geri gelmesini sağlamaya karar vermişti. Yıllardır verdiği emeklerin böyle basit şekilde yitip gitmesini istemiyordu. Öncesinde dayısıyla konuşmuştu Hayriye’nin, tövbe ettiğini yeniden doğru yolu bulduğunu, bunca vakitler bu yoldan şaşmadığını, kızın onu baştan çıkardığını, sonra çok pişman olduğunu anlattı. Hayriye’nin şaşkınlığı bir kapı kadar ötedeydi bu konuşmalara.

Bir yandan dinliyor, bir yandan da geri dönmezse neler yapabileceğini düşünüyordu. O vakte kadar epey düşünmüş, düşündükçe boğulduğunu hissetmiş, bir çıkış yolu bulamamıştı. Zamanında okumadığı için daha doğrusu okumak için yeteri kadar karşı çıkmadığı için düğümlendi boğazı. Her şey ne kadar da farklı olabilirdi halbuki. Başka bir ailede doğsaydı, başka biriyle evlenseydi, başka işler yapsaydı, başka biri olurdu. Acaba daha mı mutlu olurdu?

Geri dönmeyi ve onu affetmeyi kendisine yediremedi. Ayrıca, haklı sebebi bir tane yaptığı halt da değildi. Hiçbir zaman emeklerinin karşılığını alamamış, bir kez olsun tatlı bir bakış bir söz sunmamıştı Mehmet. Şimdi gelip de dayısına söylediği yalanların kat be kat fazlasını her gün her dakika kendisine söyleyecekti, konuşmasa bile, sessizliğiyle besleyecekti onları. Ankara’yı bırakıp babasından kalma küçük evine gitmeye karar verdi Hayriye, Yozgat’a. Ve yemin etti, bir daha Ankara’ya adım atmamaya.

***

Pervin geçen bir sene içerisinde, birkaç kez Hayriye Ablasıyla konuşmuştu, bir kez de görüşmüşlerdi. Neden gittiğini hiç anlatmamıştı ablası. Anlatırsa kendini küçük düşüreceğini, Pervin’in gözünde yarattığı hayranlık uyandıran karakteri tuzla buz edeceğini düşünmüştü. Daha sonra temelli Yozgat’a gideceğini söylemek için de aramıştı Pervin’i. Daha sonraki birkaç sene sadece bayram ve kandil kutlamaları için konuşacaklardı. Sonra da sadece Pervin’in anılarında kalacak üzgün ve silik.

Hayriye Ablası hayatının bu kadar merkezindeyken ve onu mutlu ederek mutlu olurken Pervin, onun gidişiyle büsbütün yalnız kalmıştı. Yurttan kızlarla vakit geçiriyordu çoğu zaman ama pek memnun olduğu söylenemezdi. Nazife Hanım’ın kızların sorunlarıyla ya da dini öğretileriyle ilgilendiğine ise nadiren şahit oluyordu.

Bölümü kalabalık bölümlerden biriydi. Kimya Mühendisliği’nde okuyordu. Özellikle laboratuar uygulamalı derslerinin de çoğalmasıyla yeni arkadaşlar edinmeye başlamıştı. Gün geçtikçe Hayriye Ablasının yarattığı fanustan sıyrılıyor, temkinli bir şekilde de olsa yeni fikirler edinmeye başlıyordu.

Diğer yandan, Nazife Hanım’ın Kur’an’ı çok da iyi okuyamaması sebebiyle – Mehmet Hocaları öyle demişti – kızların toplandıkları zamanlarda da artık kendisi gelip menkıbeler anlatıyor, sohbet ediyordu. Okunması gereken ayetlerde ise Pervin’in sesinin güzel olduğunu söyleyip, vurgulamalarını geliştirmek için birlikte çalışma yapmaya çağırıyordu. Pervin, sadece yanında durduğu zamanlarda bile son derece rahatsız oluyor, bir bahane bulup uzaklaşmaya çalışıyordu.

Ve bir gün Mehmet daha fazla dayanamayıp o okurken “Çok güzel, tam olarak böyle, aferin” onay kelimelerini kafasını okşayarak söylemeye başladı. Sevecen bir baba tavrından uzak olduğunu ikinci kez dokunduğunda anlamıştı Pervin. O an, bir tane tokat atıp uzaklaşmak istedi. Kalakaldı, dudakları önündeki metni okurken kollarını da bacaklarını da hareket ettiremedi. Arada duraklayınca, “devam et kızım, çok güzel okuyorsun, sesin çok güzel, sen çok güzelsin.” dedi. Ne yapacağını bilmiyordu Pervin, sadece gözlerini dikmişti ve düşünemeden okumaya devam etti. “Ben yabancı değilim kızım, çıkaralım bakalım başındakini, saçların da gözlerin kadar güzel mi bakayım.” dedi. Huzursuzca kımıldayabildi sadece Pervin.

Şimdi kendine çevirdi yüzünü Mehmet. O kadar temiz, o kadar güzelsin ki, seni imam nikahıma alabilirim, dedi. Pervin duyduklarına inanamıyordu. Kulaklarının zarı patlayacak gibi geliyordu, sanki kalbi kulaklarında ve boğazında atıyordu. Bir anda çevresini sardı kolları Mehmet’in. “Mehmet Hocam, yapmayın.” diyebildi bir tek cılız bir ses. Çığlık atmak istedi, atamadı, konuşmak istedi, ne kadar yutkunsa da boğazındaki düğümden kurtulamadı. Ter içindeki kısa ve çirkin bıyıkları hissetti dudaklarında ve sonra her yerinde. Tiksindi, bütün dünyadan, şu an üstünde uzanır bulunduğu halıdan, vücudunda gezinen sözde seccadede paklanan ellerden, Mehmet’in daha önce “iyi” olarak nitelendirdiği her şeyden tiksindi. Ölmek istedi, acısını, utancını, paramparça ruhunu paslı bir yangın kovasına doldurmak ve bir uçurumdan atlamak istedi. Biliyordu düşerken yüzüne çarpacak hava dahi nefes alması için yeterli gelmeyecekti.

***
  
Kampüsü seviyordu Orhan. Öğrencilik zamanı da her fırsatta ağaçların altına oturur, kitap okur, ders çalışır, sohbet eder, iskambil oynar, bazen de şiir yazardı. İstanbul öksüzdü, bir şehrin anasıydı ağaçlar ve İstanbul’un anneleri katledilmişti. Kalan birkaç ağaç için de gidip tüm alveolleri biber gazına doyana kadar direnmişti Gezi Parkı’nda. Umudu vardı ama güzel günler yakındı. Ama İstanbul tüm hayat enerjisini emerken özel sektürün bunaltıcı dünyasına daha fazla dayanamadı. Daha iyi işler yapabilirim deyip okuluna geri geldi. Bir yandan daha önce yarım bıraktığı doktorasına devam ediyor, diğer yandan da öğrencilere bildiklerini anlatma fırsatı buluyordu.

O sabah güneşin erken ışımasıyla güneşin tadını çıkarmak için erken gelmak istedi kampüse. Bölüm kantinlerine simitler, kampüs restoranlarına ekmekler getiriliyordu daha. Önce bir tane daha sonra bir tane daha simit alıp paket yaptırdı. Ofisine giderken bankta ağlamaktan perişan olmuş bir kızcağız gördü. Yanına yanaşıp yanaşmama konusunda tereddüt etti. Sicim sicim dökülen birbiriyle yarışan gözyaşlarına dayanamayıp bankın diğer ucuna geçti. İlk kelime çok önemliydi. Hassas bir halde olduğu aşikardı kızın. Ne oldu diye sormak aklının ucundan dahi geçmedi. Çünkü bilirdi birisi bir derdini anlatmak isterse karşısındakinin samimiyetine güvenmesi yeterdi, sorulmadan da anlatabilirdi.

Yaklaşık 5 dakika kadar öylece oturdular. Sonra Orhan, “birazdan kalabalıklaşır burası, rahat rahat ağlamak istersen sana bir ofisin anahtarını verebilirim, yerini tarif ederim, sen kendin gidersin, ben gelmem” dedi. Özellikle kızın tesettürlü olması nasıl yaklaşacağını seçmesi konusunda onu da zorluyordu. Kız “teşekkür ederim, şimdi daha iyiyim” dedi. Gözyaşlarını silmeye çalıştı, durdurmak hiç kolay olmadı. Aldığı iki simitten birini uzattı Orhan. Kız reddetmedi. Sessizce yediler. Karşılarında pembe çiçekleri olan çok güzel bir ağaç vardı. İçindeki bulundukları mevsime göre serin sayılabilecek bir sabahtı. Orhan biraz o ağaçtan, biraz onun arkasında görünen binadan, biraz okulun 5-6 sene önceki halinden bahsetti. Öğrencilik zamanlarını, okuduğu bölümü, mezun olduktan sonra yaptıklarını anlattı. Pervin “Ben de iki sene sonra mezun olacağım, henüz ne yapacağımı bilmiyorum ama” dedi. Orhan bir yerden bağ kurduğunu, kızı derinlerden yüzeye, gün yüzüne çıkarabileceği umudunu hissetti. Bölümünün güzel bir bölüm olduğunu, neler yapabileceğini, nelere dikkat etmesi gerektiğini bu sefer ağaçtan çok yüzüne bakmaya çalışarak anlattı. Kızın gözkapakları kırmızı ve şişti, sağ yanağında ve sol çene altında tahriş vardı.

Biraz olsun moral verebilmek istiyordu. “Bazen insanın kendini en dipte hissetmesi tahmin edemeyeceği kadar iyi bir şeydir. Çünkü daha kötü hissedemeyeceğini bilirsin mesela, daha çaresiz olamayacağını düşünürsün o an. Hayat havuzda yüzmek gibidir, en dibe batıp da ayaklarını yere vurmadan yükselemezsin suyun yüzeyinden. İnsan hayatında büyük değişimlere yol açar travmalar, bizi gelecekteki bize hazırlar. Ve geriye dönüp baktığında görebilirsin bazı şeyleri ve nedenlerini.” Hiçbir fikri yoktu derdiyle ilgili, belki darbe almıştı, babasıyla, annesiyle ya da sevgilisiyle kavga etmişti, belki birini kaybetmişti hayatında ölü veya diri. Ama sebebi ne olursa olsun şu an bahsettiği dipte olduğunu görüyordu. Orhan, bu halinin sebebini birlikte geçirecekleri onca zamana rağmen sormayacak, bir akşam Pervin kendisi gelip anlatacaktı.

***

Zeynep, son bir yıl içinde önce rahatlama sonrasında yavaş yavaş bünyesinde biriktirdiği kırgınlıkları hissetmeye başlamıştı. Oldum olası güç ve konum sahibi erkekleri beğenirdi, Özgür’ün de gelecekte başarılı bir doktor olacağından ve ailesinin tıp çevresi ve geçmişinden etkilenmişti. Şu an Hasan’ın son model 06 HSN ile başlayan plakalı arabasının yanında onu bekliyordu. Zeynep ondan yana baktı, her zamanki yüksek egosu ve farklı tonlama verdiği kendinden emin ve artık abartılı gelen kahkahalarının arasında karşı tarafla iş bağlamanın yollarını arayan cümleleri bu kadar uzun mesafeden hissedilebiliyordu.

Arabaya geldiğinde az önce iş adamı yapmacık gülümsemesini çıkarıp atmıştı ama asıl içten gelen gülümsemesini ise takmaya ihtiyaç duymadan somurttu. Ben seni eve bırakayım, dinlen sen benim biraz daha bulunmam lazım buralarda, dedi. Kim bilir kaçta gelecekti. Belli ki bu akşam da biraz olsun ilgi ve sevgi göremeyecekti. Boşanma davasından sonra aynı eve çıkmıştı Zeynep. Bazen ailesinin yanına gidiyordu ama eşyalarını Hasan’ın evinde edindiği bir odaya getirmişti. Başlarda onu etkilemek için yaptığı ince düşüncelerin hiçbirinden eser kalmamıştı artık, bu konuda konuşması ve tartışması da işleri daha da zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bir süredir sessiz kalmayı tercih etmişti Zeynep, hiç kendi gibi değildi. En ufacık rahatsızlığında sesini çıkarmayı çok küçük yaşlarda öğrenmişti. Ve bir gün hayranlık duyduğu güçlü bir karakterin yanında bu denli ezilebileceğini, sessiz çığlıklarını ve kavgalarını tek tek yutkunmak için bu kadar çaba vereceğini tahmin edemezdi.

İlk görüşmelerinde Hasan’ın kapalı bir kutu olduğunu anlamıştı Zeynep. Altından çok büyük gizemlerin daha da romantik bir adamın çıkabileceğini, onu açan kadın olabileceğini düşünmüştü o zamanlar. Geçen süre içinde gidebildiği arpa boyu yolda öğrendikleri ise Hasan’ın bunca hırsının görüşmediği babası olduğuydu.  Hasan’a biraz daha yakınlaşabilmek için annesiyle tanışmak istemişti Zeynep. Israrları sonucu bir akşam yemek yemişlerdi içi birlikte. Annesinin bakışlarında beğenememezliğin yanısıra oğluna kızgınlık da vardı. Yıllar sonra kızgınlığının ve onu beğenmemesinin sebebinin Hasan’ın İclal’le ilişkisini devam ettirmek için yeteri kadar emek vermemesi ve annesinin her şeyiyle İclal’i çok sevmesi olduğunu öğrenecekti. Hasan, egosunun ve hırslarının peşindeyken İclal’i çok üzmüş ve gerçekten sevmesine rağmen bunu tam olarak nasıl göstereceğini bilememişti. Bütün bunları büyük bir kıskançlık ve mutsuzlukla dinleyecekti Zeynep. Şu an ise sadece elinde soru işaretleri vardı.

***

Pervin, o gece üzerindeki şoku atamadan birkaç apartman ilerideki kendi yurduna geri dönüp her gece yaptığı gibi dişlerini fırçaladı. Yüzünü yıkadı, ellerini, ayaklarını, kulaklarını. Sonra gözünün önünde canlandı görüntüler, midesi bulandı. Aynaya kendisine baktı, göremedi. Gözleri gözlerini seçemedi. Aynaya dokundu, ellerine baktı tekrar. Halı tüylerini gördü tırnaklarında, daha sert yıkadı ellerini. Diğer kızlar uyumuştu, gecenin ilerlemiş bir saatiydi. Banyoya girdi, kesesini ve sabunu alıp. Sadece sıcak suyu açtı, elini tuttu, yanmasına rağmen çekmedi. O kadar sessiz ve sicim sicim ağladı ki, kendisine bile duyurmadı. Sadece temiz hissetmek istedi. Her yerini defalarca keseledi. Köpüklenmiş vücudunda gözyaşları ve su birleşip yollar oluşturuyordu. Gözlerini kapattığında sonsuza kadar unutmak istediği görüntü, ses ve hisler saldırıyordu yeniden. Ve o hepsini savmak için elindeki tek silahla zavallıcık bir keseyle kendisine saldırıyordu.

Kaynar sıcak sudan çıkmış bedeni üzerinden ayrılan buharlarla hafiflemiş olsa da yüreği çok ağırdı. Öylece kendini yatağına bıraktı. Ne yapmalıyım, dedi. Ailesine haber veremezdi. Buradan başka gidecek yeri yoktu. Hayriye Ablasını özledi. O burada olsaydı, bunlar olmazdı dedi. Bir sürü olasılık(sızlık) geçti kafasından. Hayatında kendini tek başına ve aciz hissetti. Yaşadığı için lanet etti ve bunun en büyük günahlardan biri olduğu çok sonra aklına geldi. Bu geceyi ömrü boyunca unutmaya çalışacağını ancak başaramayacağını tahmin etmek çok zor değildi.

Sabahın en erken saatlerinde henüz kimse uyanmadan çıktı yurttan. Okula gidecekti, başka ne yapabileceğini bilmiyordu çünkü. Dersinin olup olmadığını, günlerden ne olduğunu bile aklına getirmeden ilk otobüsle okuluna gitti. İçindeki karanlıklara rağmen dışarıda çok güzel bir hava vardı, güneşli. Havaya gücendi içindeki şimşeklerle bir. Bulduğu ilk banka oturdu öylece. Ne kadar süre geçtiğinin farkında değildi, zaten onun için anlamlı da gelmiyordu şu an hiçbir şey. Sonra yanına bankın ucuna biri oturdu. Dalgalı koyu kumral saçlı, geniş alınlı ve biraz şakaklarındaki saçları dökülmüştü, yeşil parlak gözleri vardı. Üzerinde açık yeşil bermuda şort ve lacivert bir tişört vardı adamın. Elinde de bir poşet. Adam da karşıdaki ağaca bakınca kendi gözlerinin o ağaçta olduğunu fark etti. Baktığı yeri görmüyordu gerçi. Hatta ağladığının bile farkında değildi. Ağlamak isterse rahat edebileceiği bir yerden bahsedince adam, o zaman farkına vardı. Yumuşaktı adamın sesi, huzurluydu ve iyi niyetliydi, o konuşunca kendini o haldeyken ne kadar hissedebilirse o kadar rahat hissetti Pervin. Gözyaşlarını sildi ve durmaya çalıştı. Elindeki poşetten bir simit çıkardı adam, kendisine uzattı. Burnunun akmasına karşın o simidin kokusu çok güzel geldi, acıkmıştı da, kısa bir süre gözlerine bakıp aldı. Simitlerini yerken tatlı tatlı bir şeyler anlattı adam, onu dinlemek rahatlatmıştı erkek olmasına rağmen. Tavrı ve seçtiği kelimeleri hiç karşılaşmadığı düzeyde saygılıydı. Bir an için derdini unutup o da konuşmaya başladı. Yine de saatin ilerlemesiyle biraz kalabalıklaşan yoldan rahatsız olmuştu ve adamın o daha dile getirmeden rahatsızlığını anlamasıyla tanışarak ayrılmışlardı. Nasıl ne şekilde bir problemin olursa olsun, 306 numaralı ofise gelebilirsin, demişti. Probleminin ne olduğunu anlatıp anlatmamak sana kalmış ama ben istediğin her yardımı vermeye hazırım, bir daha ağlamanı hiç istemem deyip aydınlık gülümsemişti. Ve Pervin hayatında ilk defa biriyle bu kadar göz göze konuşabilmişti ve içinde kopan fırtınayı kendini tek başına hissettiği bu yeryüzünde belki de birinin anlayabileceği hissine kapılmıştı.

Her ne kadar sonradan kendisini frenlemek istese de elimdeki imkansızlıklar kalbini dinlemesi için elbirliği yapacak ve ayakları onu kısa zaman içinde Orhan’ın ofisine götürecekti.

***

Mehmet, önce gusül abdesti almış, yatsı namazını kılmıştı. Pervin’in bu kadar güzel olabileceğini tahmin etmemişti öncesinde. Uzun süredir kimseyle birlikte olmadığı için dayanamamış ve kızın güzelliğine yenik düşmüştü kendi nazarında. Askerlik arkadaşına ne diyeceğini, neler olabileceğini hiç düşünmemişti. Şimdi onları düşünme zamanıydı. Hiçbir şey olmamış gibi devam edebilirlerdi. Zaten Pervin söylemeye korkardı, burada bu yurtta kalması gerekirdi, Mehmet’in eli güçlüydü. Belki yurt ücretinde indirim de yaparım diye düşündü. Böylelikle harçlığı artardı. Bir süre yeni bir atak yapmaması akılcıl olurdu, araya zaman girerse Pervin yatışırdı, sindirirdi biraz. Sonra belki kendisi de isterdi. Aynur’la da böyle olmamış mıydı? Daha sonra avantajlı bile olur onun için, demişti. Ve aynada bıyıklarını düzeltirken kendisini yine aynı arsız gülümsemeyle yakalamıştı.

***

Aylin, yeniden hayatının çekilmez olduğunu düşünmeye başlamıştı. Tek istediği Kerim ile evlenmekti ama her akşam babasının çıkardığı huysuzluklar daha çok bu konuda yoğunlaşıyordu. Evlendikten sonra da hem para göndereceğine hem de yakın oturup evi toparlayacağına söz vermesine rağmen henüz istemeye bile gelmelerine izin vermemişti. Zaten ev demeye bin şahit isteyen bu köhne apartman dairesine Kerim’i ve ailesini sokmak istemiyordu. Onların da durumu harika değildi ama babasının memur emeklisi olması en azından eve giren düzenli paranın evde kalmasına özen göstermeleriyle onlara iyi sayılabilecek koşullar sağlamıştı. Hem artık Aykut da iyi bir üniversitede mühendislik eğitimine başlamış, bir yandan çalışıyor bir yandan okuyordu ve birkaç sene sabrederlerse daha da iyi koşullarda çalışmaya başlayacaktı. Şu hayatta hiçbir istediğini gerçekleştirememiş bir babanın tek isteği evlatlarının mutlu olması olamaz mıydı? Onlar için belli ki olamazdı. Bazen babasının ölmesini isterdi, ama hemen ardından yaşaması için dua ederdi, eğer ölürse kendisini suçlayacaktı yoksa. Sanki dedikleri yüzünden ya da içinden öyle geçirdiğinden ölecekmiş gibi. Aykut, bu tartışmalar ve daha çok babasının bağırmaları sırasında odada oturur, hol-salon denilebilecek alandan olabildiğince az geçmeye çalışırdı. Çünkü ne zaman geçse – hatta bazen geçmese de – kendisine küfür ederdi babası. Yıllarca yutkunmuştu Aykut, sürekli biraz daha sabretmeyi diliyordu o geceye kadar.

Aylin’in hazırladığı akşam yemeğini yiyip yeniden içmeye başlamıştı babaları. Tabakları durulayıp odaya geçmişti Aykut, bir sonraki gün epey zorlandığı bir dersin sınavı vardı. Birkaç saat sonra öksürük nöbetinin ardından Aylin, baba daha fazla içmesen, dedi ve işkence saatleri yeniden başladı. Ne Aylin’in evlenmeye can atan koca arsızlığı kaldı, ne de Aykut’un sessiz sünepeliği... Yıllarca onları düşündüğünden evlenmemiş olduğu, analarının bok varmış gibi erkenden geberip gittiği... Aylin artık ağlamaya başlamıştı, özellikle annesiyle ilgili ipe sapa gelmez cümleler çok dokunuyordu. “Ağlayınca nolcak düzelecek mi her şey, ara gelsin senin züppe de çekip kurtarsın seni bu bataktan değil mi, bunu düşünüyorsun değil mi?” diye bağırdı baba. Aylin daha fazla hıçkırarak ağlamaya başlamıştı, aslında böyle bir şey düşünmekten başka bir şey gelmeyecekti elinden biliyordu. Çok sert bir tokat geldi yüzüne. Tokatın sesiyle Aykut odanın kapısını kırarcasına açtı. Artık dayanamamıştı.

“Ne istiyorsun sen bizden be adam?” diye bağırdı. Ne istiyorsun?

“Vay bizim sünepenin sesi mi çıkmaya başladı?” dedi adam. “Adam mı oldun lan sen?”

“Bana bak bir daha bu kızcağıza dokunmayacaksın. Sevdiği adamla da evlenecek. Bu kadar sene senin kahrını çekti, çektik ikimiz de. Biraz daha sabret, sonra ne halin varsa gör.” dedi Aykut. Mavi gözlerinde şimşekler çakıyordu. Hayatında ilk defa sesini bu denli yükseltiyordu, kaşlarını çattığı için pürüzsüzce uzanan alnında ter damlaları görünmüştü.

Bir an durakladı baba. Sonra ayağa kalkıp dengede durdu. Aykut’a da bir tokat vurmaya yeltendi. Mutfak dedikleri daracık tezgaha doğru adım attı çocuk ve gözüne bıçak ilişti. Baba küfürler savurarak kendisine doğru gelirken bütün dünya karardı, sanki yavaş çekimde bir başkasını seyrediyordu Aykut. Bıçağı aldı ve karnına sapladı babasının, kendi babasının, kendi nefret ettiği, her gece ölmesini ve kurtulmayı dilediği işe yaramaz bir adam olan babasının. Kulakları duymuyordu o an. Aylin’in yapma dediğini duymamıştı mesela. Sadece yavaş çekimde görüntüler vardı parça parça. Babasının pis kokulu ağzı vardı, hareket halinde ve duymadığı tükürüklü sözler sarfeden, sararmış ve bir kısmı çürük dişleri, ablasının yerden kalkışı vardı, kendi eli vardı, sağ eli sımsıkıca bıçağı tutmuş ve kanlar içindeki eli, bir de diğer eli vardı, sıkmaktan morarmış, dünyanın en sağlam yumruğuydu belki, dizlerinin üstüne düşmüş bir bedene döndü babası gözünde, gözlerinde şaşkınlık vardı, sarhoşluk akan kanıyla yitip gitmişti sanki. İnsan bedeni kesici bir alet karşısında çok acizdi, savunmasız ve güçsüzdü. Bir kez daha kavradı, insan et, kemik ve kandan oluşan bir yığındı. Şimdiye kadar yaşamış olmaları ona mucizevi geldi.

O an kendini ve parlak geleceğini düşünebilirdi, aklına gelmedi. Kendini kaybedişinde yıllarca boğazında yer edinmiş bir düğümün gittiğini hissetti. Ama yerini saf bir korku alacaktı.

***

Gecenin geç saati çaldı İclal’in telefonu. Ve Orhan’ın da aynı zamanda. Aylin, İclal’i aramıştı, tanıdığı tek avukat ve güvenebileceği biri olduğu için, Aykut da en yakın arkadaşı olan hocasını. Kerim’in şu an buraya gelmesini tercih etmemişti. İki kardeş telefonlarıyla konuşurlarken acil yardım hemşireleri babalarını Özgür’ün gerçekleştireceği ameliyata hazırlıyordu.

İclal, bulabildiği ilk uçakla Ankara’ya geldi. Ameliyat hala devam ediyordu, koridorda Orhan’ı görünce çok şaşırdı. Burada bulunma sebebini sormanın zamanı değildi. Aykut karakoldaydı, gidip teslim olmuştu. Orhan da önce karakola gidip ona destek olmuş, sonra Aylin’i daha fazla yalnız bırakmamak için hastaneye dönmüştü. İclal, hıçkırıklar arasından alabildiği cümlelerle durumu netleştirmişti. İclal hemşireyle konuşmuştu, şu an Aykut’un kaderinin Özgür’ün ellerinde olduğunu öğrendi.

Saatler süren ameliyatta, Özgür hastayı iki kez hayata döndürmüştü. O sırada, İclal geçmişindeki iki kaybını tekrar yaşar bulmuştu kendini. Zaten hep böyle olurdu. Bu durumlarda yıllar boyu azalmasını bekledikleri her şey gün yüzüne çıkmanın yolunu kolayca bulurdu. Zaman bazı  yaraları kapatmaz, iyileştirmezdi. Bu bir yanılgıydı. Güçlü görünen insanlar olabildiğince derinlere gönderirlerdi taş bağlayıp ancak belli periyotlarla ve olaylarla yeniden acı havuzunun yüzeyine gelirdi onlar.

14 yaşına geri döndü. Teyzesinin Didim’deki yazlığına, kahvaltı sonrası gittikleri kumsaldaki her ayrıntıyı hatırlıyordu ve sonrasını da. Erken dönmek istemişti İclal. Annesi babası akşam saatlerinde varmış olacaklardı çıkış saatlerine göre ama bir şey huzursuz etmişti. Teyzesine diretmişti geri dönelim diye. Eve girdiklerinde telefonları çalmıştı. Eniştesi arıyordu, ama teyzesinin değişen mimiklerinden anlamıştı bir şeylerin tersliğini İclal. “Nasıl?” sorusundaki ses tonunu duyunca yüreğinden bir parça kopmuştu. O acıyı tekrar tekrar yaşardı yıllardır. Teyzesi duvardan destek almak istedi, sırtını dayadı ve o şekilde oturdu yere. Yüksek sehpadaki telefon düştü, ahize elinde kaldı teyzesinin. Hiçbir şey soramadı İclal. Çünkü cevabının ağırlığını kaldırabilmek için güç toplamaya çalışıyordu teyzesi de kendisi de. Zaten sorsa da teyzesinin sesini duyamayacaktı. Sonrasında teyzesi hiç konuşamadı.

Hastanede geçirdikleri birkaç saat sonrası, evlerine gitmeleri gerekiyordu. Eniştesi resmi işler dahil her işle ilgilendi. Bazı belgelerin ve İclal’in eşyalarının evden alınması gerekiyordu. İclal’e istemezsen girme demişti. İclal girmek istedi. Ve bir anlık dikkatsizlikle bir aileyi kaybedeb ailenin evine adım attı. Kendi evi gibi görünse de öyle hissetiremedi ev ona. Ölümün bir enerjisi vardı, yoğun bir dalga sarardı o evi. Şimdiden gelip yerleşmişti o dalga. Bu dalgayı birkaç gün boyunca Arapça dualar ve kolonya kokuları, bir gün boyunca da irmik helvası kokusu takip edecekti.

İclal, annesiyle babasının odasına girdi. Henüz birkaç saat öncesine kadar burada uyuyorlardı. Sonra mutfağa gitti, sanki annesinin tatlı sesi geldi kulağına. Banyoda da traş makinesinin vızıltısı geliyor gibi hissetti, babası esneyerek yanına gelmişti sanki. Kapının önünde ikisinin de terlikleri duruyordu. Ve ne zaman o güne gitse hatırına gelen o şiir geldi yine dudaklarına:

Bu kadar çabuk büyümeyi beklemiyordum
Bir gün geldi
Dediler ki "Artık sadece anılar var
Hepsini tut hatrında
Dahası gelmeyecek

İşte kıyafetleri var
Bir de daha birkaç saat önce bastığı terlikleri
Bir süre kokusu da kalacak hatırında
Sonra kaybolacak
Söylediği sözleri dinle hayatın boyunca..."

Bir sabah evden çıktım,
Geri geldim ve büyüdüm.(*)

Birkaç ay sonra bir mahkeme salonunda karar vermişti avukat olmaya, gittiği mahkemede anne ve babasının canını alan şoföre verilen ceza kalbini soğutmaya yetmemişti. Güvenmediği adalet sisteminde idealist bir nefer olmak için istedi bunu. Ve her zaman yerine getirmek için elinden geleni yaptı. Daha da yapacaktı.

***

Özgür hastayı kaybettiklerinde hala daha uğraşıyordu. Yardıma gelen arkadaşı elinden tutup durdurdu onu. Hayatta yenilmeyi kaldırabilecek olgunluktaydı kişiliği ama mesleğinde hiçbir zaman başarısızlığa tahammülü yoktu. İnsanların hayatı onun ellerindeydi, bunu hissettiği her an sorumluluğu kalbinde hissederdi. Bazı kayıplarda kendine uzun süre gelemezdi, babası bu sebeple kendisine kızardı.

Dışarı çıkmak istemedi Özgür. Adamın ailesine durumu açıklamak istemedi. Hikayesini bilmiyordu, ellerinden kayıp giden can kendi evladı tarafından öldürülmüştü, ama bilse de bilmese de ona muhtaç bir canı yitirmişti, onun yenilmişliğini yaşıyordu içinde. Ellerini yıkarken toparlanmaya çalıştı. Bundan sonraki süreçte kendisinden daha fazla üzülecek kişiler olacaktı ancak kaybedilen can sebebiyle olmayacaktı üzüntüleri.

***

İclal, elinden geldiğince moral vermeye çalışmıştı şu saate kadar Aylin’e. Teyzesine geçen sene eniştesinin ölümünde verdiği destekten beri kimseyle bu kadar sarılmamıştı bile. Kendisini ablası bilmiş, sığınacak kimseyi bulamamış bu kızcağıza destek olmak için güç hissetti içinde.

Bekleyiş Özgür’ün kapıda belirmesiyle sona erdi. Görür görmez tanımıştı Özgür İclal’i. Daha cümle kurmadan o, anlamıştı adamın öldüğünü. O yüzden konuşurken Aylin’i daha sıkı tutmaya çaba gösterdi.

Orhan’ı aradı İclal, yıllar sonra cep telefonunda “İclal” adını gördü Orhan. Umudunu yitirmeden açmaya çalıştı telefonu ama duyduğu ilk ses tonunda anladı. Parmaklıklar ardındaki Aykut’a baktı. Zehir gibi zekası olan ama kaderinin cezasını çekecek olan Aykut’a.

Özgür, ofisine geçmişti. Birkaç işini toparlıyor gibi gözüküyor ama sarsılmış kendisini toparlamaya çalışıyordu. Kapı çalındı ve İclal girdi içeri. O akşam olabilecekler üzerine çok konuştular, Kerim’e emanet etti İclal Aylin’i. “Elimden geleni yapacağım ama suç ortada hafifletici sebepler üzerinde çalışacağız, yine de hapse girmemesi ihtimali yok.” dedi İclal. Özgür yorgundu ama ayrılmak istemiyordu. Böyle sıkıntılı bir durumun içinde olmaktan rahatsızlık da hissetmiyordu. Otopsi raporu öncesinde yazacağı raporla ilgili birkaç şey paylaştı o da. Orhan’ın ilk aklına gelen onun eğitimine devam etmesi için uğraş vereceğiydi. İçeride de olsa kitap ve başka türlü destekte bulunacak, okula gelirse de ya bu okul için ya da başka belki özel bir okul için bağlantılarını kullanacaktı.

Sabahın ışıkları kendilerini göstermeye başladığında birkaç saat dinlenmek için istirahate çekilmeye karar verdiler. Orhan, evinde ağırlamak isterdi ama evde Pervin vardı. Bir akşam ofisine gelmiş, o hiçbir şey sormadan oturup anlatmıştı başından geçenleri. Zamanında İclal’den öğrendiği incelikler sayesinde güvenini kazanmayı başarmıştı genç kızın. Niyeti hiç kötü değildi, olmazdı da zaten. Pervin ağladıkça yanaklarından akan gözyaşları sanki onun içine dolmuş gibi hissetmişti. Şimdi de ona bir oda sağlamıştı, herkesten saklıyorlardı bu durumu. Hoş karşılanmazdı çünkü. Babasına da yurttan ayrıldığına dair hiçbir şey söylememişti. Hem zaten şimdi planlamasalar da bu sene içerisinde evleneceklerdi.

Hastanenin çıkışında Özgür benim arabam arka tarafta buraya getireyim deyip ayrıldı. O arada İclal, Orhan’a dönüp “Sen aşık olmuşsun, gözlerine bakınca anladım. Ve çok sevindim.” dedi yorgun ve üzgün olmasına rağmen gülümsemeye çalışarak. Orhan, adını koyamadığı duygularla birlikteydi ama bu kadar belli ettiğini düşünmemişti. Ne diyeceğini bilemedi eski sevgilisine. İclal zor durumda hissetmemesi için kolundan tutup “Senin adına gerçekten çok mutlu oldum. Biz zaten iyi bir sevgili olamadık ama iyi arkadaşlar olabiliriz, eskiden öyleydik” dedi. Orhan “Haklısın” dedi rahatlamış şekilde.

O sırada Özgür yanaştı ve “Orhan sen ters tarafa gidiyorsun sanırım İclal’i ben bırakırım otele.” dedi. Ancak ikisinin de sadece sarılıp uyumaya ihtiyacı vardı ve Özgür evine gitmedi.

İclal’in çabalarıyla olabildiğince az ceza aldı Aykut ve Orhan her daim destek oldu.

Aylin, kardeşinin hapisten çıkmasını beklemek istiyordu evlenmeden önce, ancak ısrarlarına dayanamadılar. Eğer evlenmezseniz kendimi daha kötü hissedeceğim demişti, buruk da olsa düzenlediler mütevazi bir düğün.

Pervin, yaşadığı travmayı değişimle atlattı, küt kestirdiği dalgalı ve gür saçlarını kızıla boyattı ve evlendikten sonra bir daha tesettüre bulaşmadı. Hayata dair şükrettiği yegane şey o gün Orhan’ın onu görmesi ve yanına oturması oldu.

Mehmet Hoca yaptıklarından sonra önce yurt işinden sonra cemaat ortamından uzaklaştırıldı. Desteksiz kalan hoca elinde kalan son varlıkları da yedikten sonra Yozgat’a yeniden af dilemeye gitti Hayriye’ye. Ancak Hayriye’nin eline ulaşan Pervin’in mektubu Mehmet Hoca’nın sonu olmuştu. Referans sistemiyle satış yapılan bir deterjan işine giren Hayriye maddi konumunu yükseltmişti ve Mehmet’e boşanma davası açmıştı.

Özgür evlilik konusunda tereddütlüydü, İclal de almak zorunda kaldığı bunca boşanma davasından sonra mantıklı bulmaz olmuştu evliliği. Çocuklarının olacağını öğrenene kadar evlenmeyeceklerdi.

İclal’in çok sayıda müvekkili oldu, önündeki masadan çok sayıda vaka geldi geçti. Ancak bir düşüncesi hiç değişmedi.

Herkes, yaşadıklarını kendinden ve kendince görüyor, çıkarımlar yapıyordu, ve herkesin yaptıklarında kendince haklı sebepleri mevcuttu.

HSZ
13-25 Ağustos 2013
Ankara-İzmir-İstanbul

(*) Hikaye içinde geçen tüm şiir bölümleri tarafıma aittir.